Blog yazılar

viva gitmek, viva komünya: mehmet çetin

döğüşkenlik ve incelik: mehmet çetin.

“sor bize bu nasıl bir çağdı diye
bu ne gürültü, ne yangın böyle”
mehmet çetin, taşa hatıra

piya’dra
“II.

yaşlıların komünizm zamanı yüzlerini görmüşüm
çim biçiyor resim yapıyor çit onarıyorlar süs için
balık tutar gibi yapıyorlar ırmak akışınca tembel
merhaba diyorlar tanımadıkları her gelip geçene
gülüşler nilüferler eşliğinde suya inerken söğütler

gülüşler nilüferler eşliğinde suya inerken söğütler
breukelen diye bir köyde henüz açılıyordu kafeler
tembellik hakkını kullanıyordu sandalyeler ve gün
daha yavaşlatıp zamanı ıslığına doladığı rüzgâr ile
kainatın hızı insanın da tabiatı olsun diyordu sanki

diye diye alıp buraya kadar getirmişim kendimi
onca tutsaklık onca evbark dünya halinden geçip
bir gül bulmuşum henüz açılan kırmızısına oturup
düş gördüm: insandır doğanın en eksik şarkısı diye
piya’dra ırmağının kıyısına oturup ağlamadan önce”

kekemece

pergelin merkezi

mehmet çetin’in düş referansı, onun ütopyasını bugüne çağırma halidir. insanın geldiği/getirildiği noktaya itirazını, buna müdahil olma hali ile düşünü kurduğu dünyayı bugünden yaşama özlemidir. bunu, yazın ve politik hayatında, kendi etki sahasında bir hayat bilgisi olarak ortaya koymuştur. hayatla kurduğu bağı; geldiği, geçtiği ve konakladığı yerlerde kendinde cisimleştirmiş, canlı kılmıştır. emirali yağan’ın “o, bir pergelin merkezidir. biz etrafındakiler, biz yanındakiler hep o pergele göre tarafımızı ve yönümüzü belirlemişizdir” sözü mehmet çetin’i bu anlamıyla iyi ifade eder.

mehmet çetin’in 1970’li yıllarda başladığı yazın yolcuğu, onun yoğun süreçlerinden geçtiği politik hayatının sanat yönünden ifadelenişidir. 1980’li yıllara kadar kesintili bir şekilde süren yazın-sanat uğraşı, cezaevi süreciyle birlikte kuramsal donanımı üstüne düşünme imkânı bulduğu yıllara denk gelir. buna göre siyaset ve sanat, kendi yasallıkları olan, mücadelenin iki ayrı cephesi olarak, aynı ciddiyet ve özenle birinin diğerinin gölgesinde kalmadığı iki ayrı varoluş düzlemi olarak yer alır. onun arayış ve yönelimleri, verili olana karşı radikal tavır alma, kopuşu gerçekleştirme ve düş yoldaşlığı zemininde kendini ifade eder. kolektif özneden kolektif düşe, ütopyayı bugüne çağırma anlamında devrim ve devrimci olmayı varoluş bağlamında hayati bulur. mehmet çetin’de pratiğe aktarma yani algı, kavrama, kavramlaştırma ve bunları davranışa aktarma hali öncelikli olandır. bunun mevcut yaşam pratikleri üstündeki dönüştürücü etkisini önemli bulur. bu anlamda sözde, duyuşta ve davranışta; pratikte ve teoride bütünselliği aradı. halit bostancı ile bir söyleşisinde, “hangi hayatın şiirine, hangi dilin sözlüğüne denk düştüğümüzü ve çığlığımızın hangi iklimin çağrıcısı olduğunu iyi bilmeliyiz./öğrenmek yakışıyordu bize, ve hayatı böyle savunmak..” diye not düşmesi bu bağlam üstüne de düşünülebilir.

öğrenmekten, bilgiyi kişiye özel bir ayrıcalık alanı olarak reddedip paylaşmaktan, onları yeni disiplinlerle buluşturmayı önceledi, dahası öncülüğünü yaptı. bunu da direnmenin estetiği diyebileceğimiz bir incelikle bütünleştirdi: “ideolojik estetik bütünselliğin ve sonuçta estetik beğeninin yaratılması bizim yeni yazım-sanat çabamızda esası oluşturmalıydı.  bunu ben daha çok, dövüşkenlikle inceliğin keşiştiği yeri aramak, olarak keşfettim. döğüşkenliği ideolojik tavır, inceliği de estetik beğeni  gelişkinliği, kuramsal donanım olarak anlıyorum.” (mehmet çetin ile söyleşi, füsun öztürk baysan, 1989)

cezaevi sürecinde yazdığı yazılar verdiği söyleşilerde, arayış ve çözüm üretme ısrarını bugünden ortaya koymak: “kopuş ve yeni bir duruş nasıl ilerletilebilir, düşlenen ve tasarlanacak olan ne ölçüde başarılabilir? ütopya perspektifi yitirilmeden, sisteme karşı etkili saldırıların örgütlenmesi” üzerine kendi tasavvurlarını paylaştı. iktidar mekanizmaları ve onunla ilişkileniş şekliyle yüzleşmek, en bireyselden en toplumsala özgürleşme pratiklerinin buluşmasıyla yeryüzünün devrim kılınması özlemini ifade etti.

cezaevinden çıktıktan sonra çıktığı bu yolculuk,  birinci piya’da ve sonra sanat hareketi, devamında ise yine piya kolektifi süreci içinde kendi ifadesini buldu. ‘her türden egemenlikçi ideoloji ve onun otorite olarak örgütlenişine karşı bir özgürleşme pratiği’ ile ”her türlü eşitsizlik ve egemenlik ilişkisinin meşruiyetinin reddi” olarak kendi olanakları üzerine düşünmeye çağıran pratiğiyle bizce benzersiz bir uğrak olan sanat hareketi, burhan özkan’ın dediği gibi “mevzu devrimse eğer, bizden başlayarak ve şimdi diyen ve devrim yapmanın ‘devrim olmaktan’ geçtiğini düşünen bir grup insanın çıktığı uzun bir yolculuktur“ diye tarif ediyordu kendini. fakat mehmet çetin orada da durmamış, aktif politik ve yazın sanat alanının güncel politik besleyenleriyle bağını canlı tutmuş, dikkatini yitirmemiş, kendi adına daha yetkin bir süreci ileri taşımış olduğunu, burhan özkan’ın yerinde tespiti ile,  yolculuğunu kesintiye uğratmadan sürdürdüğünü düşünüyoruz. yeni dönemin yeni koşullarını hayattan edinilen birikimlerle ileri taşımayı üstlendi.

ömrünü adadığı düşü için etkisini yayabildiği hemen her uğrakta, dahil olmanın ötesinde müdahil olmanın sözünü kurduğu; eşitlerin buluşmasını iktidar olma hırsından arınarak, “ilerici-devrimci dinamikler hem verili kavramlaştırmayla ve hem de bunda vücut bulmuşlarla arasına eleştirel mesafe koymalı ve sınırsız/sınıfsız bir gelecek imgesini hayatına çağırmayı deneyen entelektüel birikimle daha sahici bir buluşmanın olanaklarını ve ifade araçlarını yaratmayı, iktidar olma ve yönetme hırsından daha arınarak eşitlerin buluşması ve dayanışmasını denemelidir” diye tarif etti. bu anlamıyla teorik/güncel yazıları da, öyküleri ve anlatıları da estetik yetkinliğinden ödün vermeden hesaplaşmanın, açığa çıkarmanın; yazın alanındaki mücadele ısrarının pratik hayatıyla örtüştüğü bir “varolma biçimi”nin ısrarı olarak ortaya çıktı. bunu, apaçık bir meydan okuyuşla, taraf olduğunu söyleyerek ifadelendirdi:“hayatın diğer cephelerindeki tutum alışımla ilişkili olarak da, yazma eylemi de yaşama biçimimin bir parçası olarak, önemli bir cephesi olarak kendini tarif eder. /baştan beri tarafım. taraf olmanın şiirini, öyküsünü, yazısını yazmaya çalışageldim hep. bir kolektif varoluş; insanın düşünsel, duygusal, yazınsal eyleminin gövdeleştiği hal, taraf olduğunuz yerden kurduğunuz cümlelerle dile gelir.”(oggito, anket yanıtları)

mehmet çetin, yazın sanatta ve politik hayatında, müdahalelerini güncel ihtiyaca cevaben de yazdığını, bu anlamıyla, zeminin daha örgütlü ve yarına bugünden hazırlıklı olmak gerektiği gerçeğiyle hareket etti. yani onun yazdıkları politik ve estetik hayatın ihtiyaç duyduğu güncel yanıtlar olarak, haklılığını bir de ordan kanıtları arasına sürme gereği olarak da yazmış olduğunu gözlemliyoruz. bu anlamda reddetme ve kopuş pratiği, onun, sınırsız ve sınıfsız bir dünya imgesi/özlemiyle buluşturan ibrahim kaypakkaya ile düş yoldaşlığı zemininin sürekliliğidir. ilk evresi diyebileceğimiz bu sürekliliği, ilkiyle bütünleştirdiği ikinci evresinde edindiği entelektüel deneyimi kendi öncelleriyle birlikte düşünme, geleneği bugünden okuma anlamında seyid rıza, sey qaji, alişêr efendi, zarife xatun, hallacı mansur gibi dersim aidiyetinin referanslarını taşıyan öncülleri ile düş yoldaşlığı temelinde ilerletmiş ve sürekli kılmıştır.

mehmet çetin’in şiir mıknatısı

“ahh vatan diye kanlıtapınakta yaşayanlar
göz diye kangözeneğinden bize bakanlar
susturun şu kan sesini geri vereyim size
çocuklukta unutulmuş lavanta kokusunu
yeter deyin ganimet değil ki vicdanınız
kendinizi asacak dal bile kalmaz dinleyin
yaktığınız orman sizi de yakar yeter deyin

sesinle çık dışarıya sesine çık ve yeter de
besso na gonî bıqendo na gonî bıqendo”
kanı susturun

”türkçe şiirin her şeyden önce bir vicdan sorunu var. bu şiir bu topraklarda yazılıyor; ama bu topraklarda olan biteni bilmiyor, duymuyor. ne katledilen doğa, uçuruma itilen yoksullar, ne büyük cinayetler, büyük kayıplar, kirlilik, vb… tam bir kararsızlık hali var. bu aynı zamanda bir rüşvet ilişkisidir” diyordu mehmet çetin, cevdet yüceer söyleşisinde. türkçe şiirdeki arayış ve kopuş ısrarını, o dile karşı öfkesini de burada aramak, orda da müdahil ve kopuş pratiğini bilinçli bir tercihle; dile değil ama onun egemenlik biçimi olarak örgütlenişiyle hesaplaşmayı sürdürmek gerektiğini ifade ediyordu. özkan bulut’un dediği gibi türkçe’de esas olarak dışarıya seslenen mehmet çetin, yani usenê qeremanî, kırmancki şiirde ise kendi anadil olanaklarının nüansını aidiyet bağlamında, kendine yöneliş ve borçlanma duyarlılığıyla seslendi bize. diğer bir ifadeyle dışarıya değil, içeriye yöneldi. türkçe’de seslenme, kırmancki’de ise yönelme. piye mı, dendare kırmanciyê gibi diğer şiirleri de yine aidiyet bağlamında tarifini bulan bir içe yönelmedir. “adını koymadığımız borçlarımız var bizim, ben de kırmanç dilime borçluyum” dediği yerde, verili olanın yani iktidarın bir de dil aracılığı ile kurduğu hegemonyasını/dilde ifadelenişini yine dil yolu ile kırmaya çalışan mehmet çetin, kırmancki’de yok edilmeye çalışılan dilin kendi olma referanslarını kurdu bize; poetik/estetik kuruluşunun en güzel ifadelenişi ile, orada sürdürdüğü sohbeti, derinliği ve bilgeliği ile, “ruhsal ve duygusal olarak güvende hissettiği” dil ile. borges’in yaklaşık olarak, “bir dilden büyük bir şair geçmişse o dil aynı dil değildir artık” dediği gibi, mehmet çetin’in surêdar kitabı, bu dilde böyle bir başyapıt olma özelliği taşır.

“mehmet çetin şiirinin de turgut uyar’ın bıraktığı o büyük mıknatısın etkileşim alanında olduğunu, yani aynı dil ustalığını, ancak yeni bir ses ile kulağımıza ulaştırdığını gözlüyoruz diyen cevdet yüceer ile aynı yerden baktığımız, yanı sıra onun verili sanat ortamına olan ilgisizliğini emirali yağan’ın şu tespitiyle birlikte anmak isteriz: “mehmet çetin şiiri, çağdaş türkçe şiirinde en geniş coğrafyaya yayılan, en geniş anlam katmanlarına, duyarlık alanlarına dokunan bir şiirdir. bir ulusun sınırları, bir ulusun klişeleri, bir ulusun dayanakları, bir ulusun ortak kabulleri etrafında dönen ve kendisini yeniden üreten, kendisini tekrar eden bir şiirin dışında durur olması; bir kabul konseptinde/sahasında adının anılmamış olması, hiç ama hiç umurunda olmadı mehmet çetin’in. mehmed, kendi deriliğinde bir büyüklüğe ulaştı, çok özgün bir şiire, bir edebiyat pratiğine erdi.”

“aşkkıran” da daha global bir kuşatmanın politik süreçlerinden tutalım da, duygusal ve tarihsel süreçlerine karşı, yaşamı zincirlemek isteyen sistemin ideolojik şekillenişiyle yürütülen sert bir tartışmadır. bu özelliğinden dolayı bazen agresif ve küfür gibi durabilir.”(mehmet çetin ile söyleşi, vecdi erbay) “bu açıdan, sadece verili olan ideolojik hegemonyayı görmemizi sağlamıyor, aynı zamanda bunu besleyenleri zaman izleği içerisinde anlayan ve kavrayan bir ayrışım sürecini de karşımıza çıkarıyor. /sistemin teslim alışlarını deşifre ediyor.” diye yazmıştı, ali zülfikar “aşkkıran” kitabı için. “o, her şeyden önce zorunlu göçlerin oluşturduğu ”iç sürgünlüğü’nün trajedisini dile getirir. toplumsal olan trajik acılar bireysel olanın içinde eritilir.”

“gör beni ikindi gölgesinde sanki dersim’de
botan kıyımda gör o süryani sürgününde
kızıltepe ovası kaldığım yerde suâli olayım
asuri mardin’in ve dağına sığınan êzidi’nin
dorya zindanına atılan taş gibi at beni sonra
kapat o muhteşem zindana ki kurtarma beni
(…)
o yalnız hatıra açıklar amed akşamına illa
avludaki ot niye kendine acı: evveline sor”
taşa hatıra

“ikinci yeni’nin yapmaya çalıştığı dilde deformasyonu, onların bunalımcı algılayışlarından daha öteye, belki şizofreniye kadar dayandırıyor. /evet, iktidar, bir dille kurulabilirdi ve gerçeklik dediğimiz olgu, dil aracılığıyla yayılabilirdi. öyleyse, iktidarın oluşabileceği alanlara saldırabilmek için belki de önce dile müdahale etmek gerekiyordu. aslında anarşistlerin yapması gerekeni, bir şair gerçekleştiriyordu. üstelik bunu, kendi etki alanını gerekirse daraltma pahasına…“ (ahmet telli, kunduz düşleri, kekemece)

deyim yerindeyse, ayrıcalıklı addedilen bir alan olarak verili aydın-sanatçı/yazar etiketini reddetmenin ötesinde, sistemin besleyenleriyle hesaplaşmasını entelektüel-etik tutum alışta arayan ve safını böyle bir ideolojik yerden kuran mehmet çetin, ‘yazdığım en güzel şiir hayatımdır’ ifadesinin de en güzel örneklerinden biri olarak hayatımızdadır. ve bir toplam olarak, söyledikleri, hatırlattıkları ve önerdikleriyle, söylemi ve pratiğiyle kendini adadığı düşüne bir iqrar olduğunu, bize yöneldiğini söylemek isteriz. o, ali zülfikar’ın yazdığı gibi, “özgürlüğe olan yolcuğun bir yoğunlaşma biçimidir.” gelecek ile ilişkisinde bugünün anlaşılmasının nasıl’a evrilen bir şimdi’sinde edinilmiş birikimle söyler sözünü:

“alişêr efendi u zarife xatun olur da
kanarım bêbext bıçağıyla mağarada
taş olur gitmem ama dağımdan öteye”

yılmaz güney için söylediğini biz de kendisi için söylemekle bahtiyarlık duyarız: “politik, etik ve estetik kanıtlarıyla bütün bir ömrünü düşlerine adayandır o; muhalif, mağrur ve müdahil yaşamı ve yapıtlarıyla değer bilenlere armağandır.” ve yine bir şiirinde söylediğiyle:“ne yurt ne yurtsuzluğa /viva gitmek, viva komünya..”

akın yanardağ
ocak’2021
kaynak: yirmibirmart dergisi
https://yirmibirmart.com/doguskenlik-ve-incelik/

ilgilisi için mehmet çetin’den bazı alıntılar:

“günlük hayatlarda, düşte, aşkta, yabancılaştırıldığımız bedenlerimizde, duyarlılıklarımızda buruşturup buraya attıysa bizi egemenlikçi ideolojiler ve onların ahlakı; özgürleşme ve özgürleştirme pratiği içinde bütün bunlara hayır diyen insanın aşkhali olarak  anlıyor ve anlamlandırıyorum romantik vicdanı.”.
“komünyalist bir özgürleşme vaadini rojawa’dan başlayarak çiçeklendiren devrimciler, özgürleşmiş Kürtler ve diğer halklar, netameli de olsa bu ayda, buz tutan kimi vicdanlar inadına, yine buz içinde açan kırmızı gül çağrısıyla ‘vuslat’ı haber eyliyor, özgürleşme bildirisini mezopotamya’dan yeryüzüne sürüyorlar… özerk ve demokratik bir dersim’in geleceği de buradadır işte.”
.
üzerinde düşünmeyi ve durup durup yeniden düşünmeyi gerektiren sonuçlardan biri de bu olsa gerek; yaralı bırakmak! tarihte egemenler hep bunu yaptı zaten. öldürerek bitiremeyeceğini anlayan egemenler fiziksel, ruhsal, duygusal vb. pek çok alanda yaralı bırakmayı seçti, mağdurlar üzerindeki egemenliğini sürdürebilmek için. tıpkı az ilerimizdeki xelebçe, maraş, roboskî’ye sahip çıkılmasa daha da üşüyecek yaralarımız gibi…”
.
“insanlık gerçekten kekemeleşti. dünyada en çok konuşulan dilin kekemece olduğunu düşünüyorum. çünkü insanlar dillerine, düşlerine, gelecek imgelerine yabancılaştırıldılar. böylesi bir yıkıcılık var. dilsiz, aşksız, geleceksiz bırakılan insanın dil durumu tam bir kekemelik.”
.
“kişisel kanaatim, ’90’lı yıllarda türkiye şiiri çok önemli bir olanağını ve enerjisini incitti. sistemin ideolojisine çok fazla tav oldu. eleştiri olanağını, eleştiriden beslenme olanağını zayıflattı. baskın eğilimlerden söz ediyorum tabii, içinde durduğu dünyanın eleştirisini yapmakta, muhatabı olduğu okurun estetik beğenisiyle, egemen estetikle hesaplaşmakta, ciddi bir kan kaybı var.“
.
“dünyadaki bütün canlı/cansız varlıkların mülk sahibi olan, doğaya, doğal yaşama dair bir aidiyet taşımak yerine, doğayı ve doğadaki tüm varlıkları temellük eden insan, doğadaki diğer türlerle ilişkisinde de, farklı ırklar ve cinslerle münasebetinde de türcüdür, ırkçıdır ve cinsiyetçidir! /ki zaten sorun, esasen türlerin, ırkların ya da cinslerin eşitsizliğinde de değil; bu eşitsizliğin bir egemenlik aracına dönüştürülmesinde, egemenliğin de dinsel, bilimsel vb. referanslarla meşrulaştırılmasında saklıdır.”
.
“minnetim yaşayıp geldiğim hayata, o hayatın düş ve pratiklerine, yaratı süreçlerinden sunuma kadarki etik/estetik tercihlerime, bugünüme, özneleri olmaya çalıştığımız düşümüze, kendimle hesaplaşarak yürümeye çalışmama..“
.
“çocukları kekemeleşen bir toplum bir bütün olarak kendisi kekemeleşmiş  demekti.. ve kekeme çocuklar ancak işkence düzeninin, kekeme bir toplumun ürünü, sonucu ve geleceksizliği demekti ki, bu, artık umudun ve ütopyanın bile yitirilmesi demek olabilecekti. ilk çığlığını üstlenemeyen insanlık, son gülümsemesini de koruyamaz.”
.
“..kendi düşlerinin öznesi olamayan, o sürecin nesnesi olur. Nesne olmayı reddeden devrimci kişilik, düşleri için kendisini düşünsel, duygusal, sosyal, cinsel, siyasal, entelektüel, yani hayatın her alanına sirayet edecek biçimleriyle örgütleyen birey demekti.”
.
“ciraniyê, en azından bu anlamda, yani insanın yemek, tüketmek, yok etmek durumunda olduklarıyla araya konulacak mesafeyi belirlemek için bir olanak olarak değerlenebilir. Yani ilerleme, gelişme, sanayileşme, kentleşme gibi saiklerle ortaya çıkan sanayi, nükleer, evsel ve diğer insan karakterli atıklarla oluşan kirliliğe ve yıkıma karşı; doğadaki tüm canlıların ortak yaşam alanı doğanın, insanın yağmasına ve talanına, bu anlamda ter türden şiddetine ve savaşına karşı; ekolojik dengenin bozulmasına karşı; doğadaki değişik dil, ırk, cins, inanç, sınıf ve kültürün, bitki ve canlı türünün yaşamını sürdürmesi, insanın, bir parçası olduğu doğayla uyum içinde yaşaması için, doğadaki her türden varlıkla ilişkinin bir de ‘ciraniyê’ bağlamında düşünülmesi, bir seçenek olarak sürece katkı sunabilir.”
.
“sanayi adına, yerleşim adına, tarım adına, avcılık adına, teknolojik gelişme, deneme, ve bilimsel ilerleme adına; yani her ne gerekçeyle olursa olsun, insanın tüketim hırsına, her şeyi mülk edinmesine, ve tür olarak sadece insan adına değil; yaşamın bir bütün olarak var ya da yok olma tehlikesine karşı, algıdan davranışa değişim adına, yeryüzünün bir canlı organizma olduğu gerçeği ve farkındalığıyla, yeni bir hukuka, yeni bir sözleşmeye ‘ciraniye’ bir değişim ve dönüşüm zemini sunabilir.”
.
“yani ister teolojik bağlamda kâinatın ruhsal bütünlüğünden, ister materyalist ‘evrenin maddi birliği’nden söz edelim, sonuç, evrenin organik birliğine, evrendeki her varlığın birbiriyle ‘komşuluk’ ilişkisi içinde olduğu gerçeğine işaret etmektedir. “
.
“ dünyanın yeni bir düşe ihtiyacı olduğunun giderek daha çok dillendirildiği günümüz dünyasında türlerin, cinslerin, emeğin ve doğanın özgürleşmesi süreci buradan da sınanmayı talep etmektedir.
.
“ulusal, sınıfsal, cinsel vb. her türden egemenlikçi ideolojiyle etik/ideolojik bir hesaplaşmaya giremeyen şiir vicdanıyla nereden teslim alındığını ne zaman soracak kendisine, ve dahası kendisini örgütlediği estetik ideoloji..” etno şiir
.
“nasıl ki savaşsız sınıfsız bir dünya için savaşan bir gerillanın en büyü düşü barışsa. öncü bir yaşam olan şiir, bu düşü her fırsatta üstlenir, yaşanan vahşete tanıklığı ertelemeden.”
.
”dahası, bir estetik beğeni konusu olan şiirin, politik gereksinim ve okumalara kurban edilmemesi gerektiğini söylemeye çalışıyorum. bizim algı düzeneklerimizden  başlayarak sistemden, sistemin ürettiği bilgilenme ve okuma biçimlerinden kurtulmamız gerekir. kopuşu sağlamayı başarmamız gerekiyor.
.
“egemen sistemin vitrin düzenlemesine muhtemel her türden hezeyanıyla katılmış ‘aydın’lar, iktidarın ideolojik örgütlenmesinin de misyonerleri olmuşlardır bize kalırsa. örneğin etnisedeler, farklı diller, inançlar şenliği bir coğrafya bu kadar türkleştirilmiş, bu kadar ‘müslüman’laştırılmış, bu kadar ‘tek millet’leştirilmiş ise, bunu vebalini bu süreçte yer alan ‘aydınların rolünde de aranmak gerekmektedir. ‘aydın’ örgütlenmelerinin tarihleri boyunca ulusal, sınıfsal, cinsel vb. hemen her alandaki muhalif pratikleri katle yönelen sistemin yanında durdukları, en iyimser haliyle ‘hayırhah’ bir tutum takındıkları bile hatırlansa yetiyor, kanımızca”
.
“ezcümle; egemen sistemin her an ve yeniden ideolojik kurucularından olan ‘aydınlar ile entelektüel emek, yaratıcılık, vicdan ve tutum alış mecrasındaki insanları mutlaka ama mutlaka ayırmak, meseleye biraz da buradan bakmak gerekir diye düşünüyoruz.”
.
“etik, ideolojik bir kopuş yaşanmadan ve bu kopuş toplumsallaştırılmadan şu veya bu biçimde hayatlarımızı, değerlerimizi, düşlerimizi, emeklerimizi yağmalamaya devam edeceklerdir bunlar.”
.
“bu dönemin şiiri yok gibi geliyor bana. gerek parçalanmış hayatların, gerekse toplumların şiirde çok fazla karşılık bulduğu söylenemez. galiba teknik fazla gelişti, şiirin tekniğine hakim olan insanların daha da kolay yazdıkları şiirler ortaya çıkıyor. bunlar çok daha güzel örgütlenebiliyor, yani şiir mimarisi, morfolojisi, fonetiği, eyim görgüsü,  çağrışım imgeleri vb. bunlar oldukça iyi kuruluyor ama bu dünyaya sunulmuş bir tavır, bir bildiri değeri taşımıyorlar. elbet geçmişte yaşayamayız, II. dünya savaşı yıllarında değiliz, başka süreçler yaşıyoruz. zellikle insanın estetik beğenisi ve etik değerlerinin, aynı zamanda bir ideolojik örgütlenme olarak egemen medyanın biçimlendirdiği bir dünyada, belki şiirin düşeceği durum buydu. genel olarak bir bildirisizlik halinin egemen olduğunu söyleyebilirim.
.
“..reddiyeyi en baştan çıkarmak gerekiyor sanki; mülk edindiğin “okur”unu reddettikçe, senden talep ettiği şiiri estetik, düşünsel ve davranışsal uzançlarıyla reddettikçe kendin olmayı, eşitlerden biri olmayı, kendi kişiliğine sahip çıkan bir şiir olmayı mümkün kılabilirsin. diğeri, karşılıklı bir rüşvet alış-verişi gibi duruyor. “
.
“talebin ya da kişisel hırsınızın yazdırdığı bir şiir mi yoksa birikiminizin, imge dünyanızın size yazdırdığı bir şiir mi, sorun buna verilecek yanıtta saklı.”

 

Bunları da beğenebilirsin

Yorum Yok

Cevap Bırakın