Blog yazılar

Bir Perdeni İndir Hayat: Akın Yanardağ

BİR PERDENİ İNDİR HAYAT
Sanat ve Hayat Dergisi

  “Biz barışsever bir halktık

Çöl yılanları uyurdu koynumuzda.” E. Yağan

  Ordan geçtik. Yolların başlangıcı ilk hayalimizdi.  Bizi, masalı tekrar eden zamanıyla uzak özlemlere götüren sabah düşleri, öğle gülüşleri, gece nöbetleriydi. Yerimizdi orası. Orada suya kapılıp giden o ince dalın hayaline kapıldık sanki. Bir anımız koparılan dalın acısı olarak kaldı, bir anımız kapılıp giden ırmağın. Atlarımız bu yakada bekliyor ve giderek uzaklaşan siluetiyle güneşin, başımızda paralanan ilk kelime kırıntılarını da alıp götürüşünü kuruyoruz. Zamk adları gibi yapışmış üstümüze kendi elbisemizin, yırtılan elbisemizin, üç kuruşluk elbisemizin sesimizle, kavlimizle nerden gelip nereye gittiğini kuruyoruz. Unutmak mıydı? Değildi unutmak: o elbiseler, o yıllar, o hiç geri gelmeyenler şurada, yanımızdaydı. Söylence değildi gördüğümüz. “Her yerde senin peşinde olacaklar, çünkü sen ağaçları kestin” dediğiydi Maasilerin. O ağaç, o köksapıyla hiç bırakmayacaktır onun yakasını. Ninnisini kendi zamanının hamuruyla yoğurmuş Maasiler, seslerini hiç yitirmeyecektiler işte; seviyorduk bu öfkeyi. Dağların ufku, sözlerin ufku, hayatın ufkuyuz dedik. İçindeyiz ve dışındayız onun; sesini harcayan boğazındayız, dil tellerinde, bağırsak kurdundayız. Günleri özleyen bu yakasındayız. Kesip götürmediğimiz ağacın, vurup yemediğimiz geyiğin, şirkin dil boğazındayız. Lanetli alınyazımızdayız. Unutmak mı? Değil unutmak.
 
Bir perdeni indir canım hayat, bir ışığından sızarız biz. Yatılının camlarına doluşmuş bakıyorduk. Gece henüzdü ve karartıları görünüyordu askerlerin. Üç gerillayı, yatılının aşağısındaki çöp bölgesine doğru sürükleyip götürüyorlardı. İncinmesin diye ayakları, incinmesin diye yerde sürüklenen bedenleri onların, gözlerimizi kapatıp başımızı çevirdik o zaman. Çevirdik ve başka bir anıyı konuştuk. Nasıl olabilir dedik, gündelik hayat öğretisi miydi bu? Öncesi seslerin zihne yerleşmesi, sonra haberlerin dolaşması; çatışmanın sürdüğü gün boyu, köyde olağan bir şeymiş gibi gündelik işlerin sürmesi, tedirginliğin bastırılması böyle nasıl? İşte geldiler diye anlatıyor, görünüşte eksik değiller. İkişer ikişer geliyorlar, evlerin yukarısına ve kapının önüne iki kişi bırakıyorlar. Köyü dolduran bir mırıltı gibi, karıncaların seslenişi mi olur, öyle diyorlar. Gün boyu süren çatışmayı, akşam saatlerinde geçip gitmişlerdi. Araziyi biliyordular. Günün hangi saatlerine dek neyin ne biçim alacağını biliyordular. Bu dağları, bu meşe ağaçlarını onlar büyüttüler, onlar suladılar. Gövdesinde onlar yetiştiler. Köylünün sakinliği, hayırhah bir tedirginlikle gelen haberleri kulaklara iletmesi de işte bu yüzden.
 
Geçtik ordan. Öğrenme hızından.  Toparlanabilme kabiliyetinden. Hayatla nasıl baş edilebileceğinden. Öğretilere açık kitaplardan. Annelerimizin sırrının, cesaretinin, başarma tutkusunun bir damlasını işte eteğimizdeki taşları yeşertmek, zihnimizi diri tutmak ve hafızayı yüklenmek için aldık. Nereye giderseniz gidin, sizi yarı yolda bırakmayacak bir görgüdür artık o taşlar. Elinizde karşı koyma gücüdür de aynı zamanda. O güce ilişmiş kalbin duvarlarına aşkı yazmak, tül perdelere, zardan ince tellere, gönüllere aşkın bir biçimi gibi girmek. Ancak ondan sonra hayatın içtenliği olabilirdi insan. Yazın gökleri altıda geçip gelmiş gelenek, zamanın tozunda yıpranmış yapıların hasretini anlatsın diye. Zamanın barbarlığı, yıkıcılığı, benzersizliğiyle nasıl darbeler alındığını, nasıl sevgisiz kılındıklarını anlatsın diye. İndiğini gördü bu gözler kalın bir demirin yıktığı surları, yıktığı kentleri gördü; sözlerden, davranışlardan, hücum etmelerden payını aldığını söylesin diye.
 
Bir hayalimizdi bu. Sınırın iki yakasını nasıl buluşturmak gerektiğini, sözlerin nasıl herkesçe ifade edilebileceğini, kendini nasıl gerçekleştirebileceğini kurmaktı. Orda durduk. Önce unutalım dedik, sonra bulunacaklar arasında ne yapabileceğimizi konuşalım. Elimizde ne var, bir bakalım. Zorlukların göğüs gerinebilecek bir yanı vardır, hep vardır; buna yaslanalım. Önemli olan bizim geliştireceğimiz biçimdi. Hatalarımızdan öğrenmek, eksiklerimizle yola çıkmak, yenilgimizden güç almak diye söylenegelen şu hayat yeterince öğreticiydi. Düş kurmanın, bu kabus gibi çöken günlere karşın kendini nasıl hayatta tutabildiğini, kendini nasıl yenilediğini, ellerimizden nasıl tutup bizi yukarı kaldırdığını hatırlamak iyi gelebilirdi. Dünden bu güne bir bağ gibi bizi taşıyan şu zamanı öfkemize katalım. “Bülbülün gözyaşının deldiği mermer”in imkânıdır bu. Onu eritmenin, ısıya vermenin, demire tav etmenin hayalidir. Direndiği için güzel, paylaştığı için ufkumuz olan bir kunduz bendi ve onun yaşam alanı gibi. Şu elimizdeki zaman: bulunuşun tarlalarında, ölümün bu yakasında, ses ile sesleniş arasında yakamızda duran; geniş zaman sözleri, derin duyguları, kamaşmış gözlerle ilkyaz sularının aktığı, iniltilerin saklandığı şu tümsekler, şu bozkır kanları. Ah ki şu kanlar.. Derin vadilerin gizlendiği dağ ardları, orda kımıldıyor işte zaman. Sürdüğünü kanın o kayalarda, süründüğünü insanlığın. Unutmak mı? Değil unutmak. Bakalım.

“Bütün bu kapılar güçlüydüler; üstelik güzeldiler de; güzelliğin kuvvete zararı yoktur.”*  Xıdê Bîli’nin bize söylemek istediğiydi bu. Bastonu onu sivrilmiş bir ihtiyar yapmaya yetiyordu fakat dik ağaçların yukarıya doğru kuruduğu ömründe yaşama inatla sivrilmesinin huysuzluğuydu gerçekte. Yaşamı dindirmeyin diyecekti, ağzınızda soluyuşunu, bir kertenkelenin inip kalkan nefesi gibi yaşayın. Sizden önce ölenlerin toplamıdır ömrünüz, kıymetinizi buradan alın. Düşmanınız size yöneldiğinde yöneldiği şey sadece cismani varlığınız değildir, bilumum yaşam alanınızdır; yılanları, kuşları, dağları, ırmakları işte bu yüzden kendinizden önce yazın. Hanenizde yer bulundurun, girmek isterlerse bırakın girsinler. Zulüm bir yönelmedir ama ona karşı koyacak, onu püskürtecek olan şey sizin yazgınız olan şeydir. Her şeyi unutun isterseniz ama işte size kalan bu yazgıyı unutmayın! 
 
Zamanın önünde yürüdü Xıdê Bîli, olacakları ondan önce sezdi. Son günlerinin geçtiği üç beş adımlık yolunun tamamını çocukların zehir etmesini hoş bildi çünkü savurduğu baston onlara değil, zamanının sinir uçlarınaydı. Ardından geciken hayatınaydı. Hedîî diye seslenecekti, Hediye adını ikinci bir hayat gibi alnında yaşayan kadına. Hedî, nerdeydin, önümden çekilen bakışların kaç yıldır şu yatakta, iki dirhem azığında harcanıp gidiyor. Öyleydi çünkü ölüme uzanmış bir kadın, ölümü önce kendinden esirgerdi. Kötülük için değil, gözlerin uzandığı hayatı kendine tanık kılsın diye; uzun sesler gecesi: aşağıdan su akıyor işte ve akanın kan olduğunu, tümseklerde birikenin kemikler yığını olduğunu, dişlerine kan değmiş devletinizin ölüm kuyuları kazımak için arşa yükselmiş çığlıkları bastırmaya gerek duymadığını ve çünkü bundan haz aldığını ve işte kucağındaki bebeğinin ölmüş olduğunu oysa.. “Oysa masallar kadar güzeldi Babil’in Asma Bahçeleri /ah, Mezopotamya, kanlı beşiğim.”**
 
Hedî diye seslenecekti yine Xıdê Bîli, çocuklardan yolumu çekip gelemiyorum, ama gelemediğim şey sen değilsin gerçekte; iki uzun uçurum gibi, birbirine kamaşmış uçurum gibi kaldık öyle. Bu kayalar önceleri bizi düşmana karşı koruyan bir duvardı, şimdi ise belleğimizi toz edip, hallaç pamuğuna çeviriyor. Rüyamızı, sabahımızı kendini sürekli hatırlatmasıyla zehir ediyor. Çocuklar sana gelmek istemiyor çünkü yatağındasın, çünkü çocuklar.. öldüler mi? Gelip öldürdüler, kalıp öldürdüler, geçip öldürdüler. Öyle bir zehirlenmiştiler ki, onlara bir çare bulunamazdı! Düşman iyileştirilemez Hedî, içimizde kalmış bir parça insanlığı da kendine benzeterek ağu eder. Ağacı kendine benzetir onlar, toprağı kendine benzetir, dili kendine benzetir. Benzettiler. Buna karşı durmak gerekiyordu anlıyor musun? Pekala Hedî, bizle baş edebildilerse bunlar, torunlarımıza niye hâlâ düşmanlar? Nasıl oluyor da hâlâ?

Îdare Îvrahim Axa, o yaralı kan. Vuruşmalar boyu üstünlüğü elinde tuttu. Geldi-gitti zaman, hatır gönül için gittiği karakolda ellerine kelepçe vuruldu. Harput’ta tutuldu bir süre ordan Diyarbakır’a yollandı, yıl 1907 mi? İfade vermeyi reddeti ve yine geldi-gitti zaman, bu defa da mahpus arkadaşlarının hatrına ifade vermeyi kabul etti. 7 yıl mahpusluktan sonra firar etti, surları indi, geçilmez denen nehri geçti. Yaralıydı. Takadi kalmadı ve bayıldı bir ırmak kenarında. Bir süvari gördü onu, kısrağının sütünden içirdi ve işte kendine geldi. Orda misafir kaldı ve düştü yola yine. Pere ırmağını geçmek isterken, elinde tuttuğu elbiselerini ırmak götürdü. Bir kumun içine gömdü kendini ve bekledi. Onu bir kadın gördü bu defa ve evine götürdü. İyi davrandılar ona ve gidip ailesine haber ettiler. Onu, buluşma yeri olan Beyazdağ’da kalabalık bir karşılama ile beklediler. Bura onun yurdudur ve onun gelişiyle zaman kaldığı yerden devam etti ve ne düşmanları ne karakollar durabildi yerinde. Düelloya çağırdığı komutanlar durmadı sözünde. Zaman geçti. Ermeni soykırım oldu. Îdare Axa kendisine ulaşabilenleri korudu, kolladı. Devlete teslim etmedi. Sefkanlarını yanlarına verip, gitmek istedikleri yere kadar onlara eşlik etmelerini sağladı. Geçti zaman. Qockiri’den Alîşêr geldi ve Îdare’den destek buldu. Vekillik teklif edildi, reddetti. O çeşmeden su içmemişti, içmedi de. 1921 Qockiri katliamı geldi. Alîşêr’le birlikteydi o yine. Anlıyorsun; zaman kat kat olup aynı kanlı kumaşla üstüne geldi onların. Kaç ömür yaşadılar bir kumaşta?

O arada öldü Îdare Axa, o kumaş o zamanla.
 
O uzun ihtiyarlar gecesinde kendi gölgesine çekildi zaman. Sorusunu çocukları sürdürdü, torunlar yüklendi. Yüklendiler. Bütün bu kapılar güçlüydüler. Eksiktiler, kusurluydular; azdılar, çoktular ama güzeldiler de. Ve güzelliğin kuvvete zararı yoktur. Bir perdeni indir hayat, rüyasını görsün ki varsın kalbine o aşk.

Unutmak mı: değil unutmak.
 
*Viktor Hugo 
**Emirali Yağan
Akın Yanardağ
Sanat ve Hayat Dergisi
Sayı:46/18 Yaz 2020

Bunları da beğenebilirsin

Yorum Yok

Cevap Bırakın