Genel yazılar

“Öteki”nin Karşı Belleği ve Yas Tutma: Esra Gültekin

Zayıflığımızdan çok, gücümüzün yükünü çekiyoruz.”diyor,  A. Einstein. Bu yük, egemenin kendi gelecek kuşakları üstüne çökecektir daha çok. Ama ülkemizde bu yük, kuşaklar boyu devam ettiği için, egemen kuşakların sırtında kolektifleşmiş ve giderek kendi yıkımına dönüşme riski altındadır. Yasını yaşayamayan toplumlar, yasını yaşadığını göremeyen egemen kuşakların karşısına bu kolektif bellek ile çıkacaktır. Dersim38’in son günlerinde hayatta kalabilmiş bir ihtiyar, niyaz (Dersim geleneğinde ölenlerin ardından verilen bir tür adaktır) vermek için sağ kalanlara bakar, sağına soluna bakınır ama bir kaç kedi-köpekten başka etrafında kimseyi bulamaz, adağını onlara sunar.. Sunar ama, o adak yüzyıl sonra nerdeyse, bir söylence gibi yayılır o toplum içinde. 

Toplumsallaşmış yas süreçleri, kamusalın içine bir öteki olarak ağ kurar. Bu ağ içinde, egemenlerin dezenformasyon, manüpüle araçları arasında yapabildiği oranda kendi olma sürecini yaşar, kendine çekilir, kendine mal eder acısını. “Öteki”sidir ki kendi ötekisini yaratır. Egemenin, “öteki”sinin yası üstüne konuşmama, yalnızlaştırma, onu görünür kılmama; kullandığı şiddeti meşru olana çekme çabası bu ötekiliği derinleştirir. Ama yas, orta yerdedir; kaldırılmayı ve eşit hak düzlemindeki talebini yenilerken, sonraki kuşakların önünde giderek bir sorun olarak büyür.

Bir yanda soykırıma uğrayan atalarının rüyasını gören bugünki kuşak(ezilen) ve öbür yanda ise bu soykırım sürecinden haberi bile olmayan kuşak(ezen). Mağdur edilen toplumlar bir yerde maruz kaldıkları soykırım sürecini toplumsal olarak yaşadılar, ama kendi içine kapanık olmadılar; örneğin Dersim’de asi oldular, devleti reddettiler, yeryüzünün her köşesine dağıldılar; ama yasları içlerinde kaldı, kendi kamusal alanlarında. Bu yüzden bir ağ olarak topluma yayıldılar belki ama kendi olma süreçlerinde yalnızlaştılar.

Ölümcül Kimlikler’in çok dilliği, çok kültürlülüğü yaşayan mağdurları ile, bu çok dilliliği, çok kültürlülüğü, inanç özgürlüğünü tekleştirip ötekileştirdiğinin yaşam bütünlüğünü bilmeden yaşayan egemen toplum bireyi… Sistemin konforu içinde büyüyen bireyin kendisi de sistemin kendisine dönüşür; inkar eder, red eder, ötekini kendi süreci içinde değerlendirir, onun sürecini hissetmez. Bir önyargılaşma süreci içine doğan egemen birey, kendi ile, doğası ile yabancılaşır. Her ağacın, her kuşun, her dilin kaybının aynı zamanda kendi kaybı olduğunu bilmez. “Öteki” ile ilişkisi,  kendi kabulleri üstünedir.

Ötekinin dili, edebiyatı, sanatı; yani varoluş koşulları ile ilgili ilişki kurulamayan yerde bu ilişki uzaktan acı ilişkisi olur. Dahası bu uzaktan acıyı yaşayan egemen bireyin sisteme karşı koyuşu da “uzaktan empati” düzeyinde olacaktır. Oysa mağdur açısından acı, aidiyet ilişkisi olan,  kökleri olan, yeri yurdu olan bir acıdır. Egemen bireyin onun soykırım/katliam süreci ile uzak bir kültürlenme, kendi penceresinden bakan bir durumu olacaktır.

“Kimse yas tutmayacak” diye buyuran Kreon’un buyruğu günümüzde de egemenin buyrukları ile sürmüyor muydu? Egemenin politikaları, bilumum aygıtlarıyla buyrulmuyor mu? Mahkemeler yas önünde bir buyruk gibi dikilmiyor mu? Üniversiteler bilme sürecinin önünde bir set olarak dikilmiyor mu? Cumartesi anneleri, Gayri Müslimler, Ermenilerin önünde bir buyruk olarak abideleşmiyor mu?

Spinoza’nın deyişiyle, “bir çok kişi ne yapabileceğini bilmeden ölmüştür ve artık hiç bilmeyecektir.”  Dolaysıyla denebilir ki, bağışlamayı bekleyen ezilendir, bağışlanmayı bekleyen ise egemen açısından mağdurun acısı ile bir aidiyet ilişkisi kurulmadan, sonrasında da temeli olan bir varoluş olamayacaktır.

 

Sokağa çıkma yasakları ve öteki

Türkiye ve Dünya tarihinin en uzun soluklu sokağa çıkma yasakları 2015 Ağustos ayında Kürt illerinde ilan edildi. Cizre, Sur, Nusaybin, Silvan ise yasak boyunca şiddetin ve yıkımın en fazla olduğu bölgelerdendi. Hâlâ yasağın kısmen kalktığı kentler ve fiilen devam ettiği kentlerde, yasak sonrası ortaya çıkan dönüşümsüz yıkım, savaşın yakıcı gerçekliğini bir kere daha ortaya koyuyor. Kürt halkının ‘öz yönetim’ talebine karşılık artan baskı ve şiddet sonrası gerçekleşen sokağa çıkma yasakları büyük katliamlarla sonuçlandı. Yasaklanan kentlerdeki abluka ve baskıya karşı sivil halkın YPS (Yekîtîya Parastîna Sîvîl) adı altında örgütlenmesi ve devlet şiddetinin giderek tırmandığı, şehir merkezlerinin bombalandığı çatışmalarda yüzlerce insan hayatını kaybetti. Sadece Cizre’de gerçekleşen çatışmalarda üç ayrı bodrumda 100’den fazla insan yakılarak katledilirken, artan infazlar, kimi zaman çıplak, kimi zaman yakılarak teşhir edilen  ve günlerce yol ortasında gömülmeyi bekleyen cenazeler; devletin, “öteki” diye tanımladığı kimliklerin nasıl hayattan sayılmadığını da ortaya koyuyordu.  Şırnak’ın Silopi ilçesinde 57 yaşındaki Taybet İnan’ın devlet güçlerince vurulması ve cenazesinin alınmasına izin verilmemesi sonucu 7 gün boyunca cesedi sokak ortasında kalmış, yine Cizre’de üç aylık Miray bebeğin açılan ateş sonucu öldürülmesi ve morgda yer olmadığı için başka bir cenazenin üstüne konması, Cizre’de öldürülen on yaşındaki Cemile Çağırga’nın yasak nedeniyle gömülmesine izin verilmemesi ve kokmaması için annesi tarafında buzdolabında günlerce bekletilmesi yaşanan vahşetten birkaç örnek aslında. Bununla beraber, Kürt illerinde gerçekleşen bu katliamların yankısının Türkiye’nin Batı illerinde oldukça cılız bir ses olarak kalması, toplumsal kutuplaşmayı da giderek derinleştirdi.

‘’Savaş yırtar, savaş parçalar. Savaş iç deşer, savaş bağırsakları söküp boşaltır. Savaş teni yakıp kavurur. Savaş organları bedenden koparır. Savaş yıkıp yok eder.” (Susan Sontag)

Savaş alanlarında önce gerçeklerin yok edildiği bilinir. Savaşa uzak mesafede olan insanların, sadece televizyon ve gazetelerle haberdar olduğu bu acı ve yok oluş hiçbir zaman kolektif bir yasa dönüşemedi. Çünkü savaş, bir tarafın mutlak sürece ölümünü meşru kılıp yas tutmasını engellerken, “biz” ve “ötekiler” olarak, “meşru olan ölümler” ve “meşru olmayan ölümler” kavramlarını da yeniden inşa ediyordu. Savaşta yaratılan bu karşıtlık, hafife alınacak bir durum değildir. Burada “öteki” olanı “biz” olarak tahayyül etmek bir bakıma “öteki”nin şiddetini de meşru görmek olacaktır. Bu ise, savaşta bütün yakıcılığı ve şiddeti ile “öteki”ni yok etmek isteyen “biz”lerin kabul göreceği bir şey değildir.  Kendimize bir bakalım ve ne hale geldiğimizi görelim der J.Paul Satre, ve devletin gerçekleştirdiği katliamlar karşısında  “biz” diyerek tüm Avrupa’ya şöyle der: “Gelin bakalım şimdi! Oy verdiğiniz hükümet ve kardeşlerinizin hizmet ettiği ordu hiç duraksamadan ve vicdan azabı duymadan “soykırım” işlerken siz kurban değilseniz, o zaman kesinlikle işkencecisiniz. “

Yeniden üretilen, verili olan ile çeşitliliği bir kanlada eritilen, tektipleştirilen; öğrenilmişin öğretildiği, dayatıldığı; düşmanlaştırıldığına bu anlayış ile yönlendirilen kuşaklar, bu hazır aktarımlar üzerinden biçimlenip, kanalize edilir. Aktarımın aileden başlayıp bilumum aygıtlarıyla sürdüğü egemenlik düzeni: Irkçı kutsal-kan-toprak üçgeni ile daha aileden başlanarak kamuflajlanan birey, kendini içinde bulduğu, kültürlendiği büyüme sürecine evrilir. Dolaysıyla da kendi olma hali Marx’ın tabiri ile, kendini gerçekleştirme süreci sekteye uğrar. Böyle bir devlet örgütlenişi, kendini gerçekleştirmenin önünde aileyi de bir set gibi korur ve kutsallaştırır. Yani toplumun kılcal damarlarına bir örgütleniş olarak yayılan devlet, dikey olarak yukardan aşağıya yayılır. Bireyin bağlamından kopmuş hali, huzursuzluğu, boşluğu; işte bu durumlar üzerinden verili olanla daha en baştanki teması başkasının acısına uzaktan bir hal alırken; hatta, bu birey nezdinde başkalarına uygulanan şiddetin meşrulaştırılması sürecine de dönüşür. Ötekinin müziğini duymayan, duygusunu hissetmeyen bir böyle bir ilişki çökmüş bir ilişkidir. Sokağa çıkma yasakları ile evlerine kapatılanlarla duygudaşlık kuramayan bir kapanma hali.

Burda belirleyici olan şudur ki; evine, sokağına, sokağında ölme sürecine kapatılan taraf  niye kapatıldığını, bu kapatılmanın sonuçlarının ne olacağını biliyor ve bunu bir gelecek imgesi olarak mücadelesine aktarır. Öte yanda sokağa çıkma yasaklarına karşı tavır alamayan, sesi çoğaltamayan ve hatta bu şiddeti meşru gören kesim ise işte bu verili olan ortamın ona dayattığı öğretilmişlik ile hareket eder. Kendisine yedirilen kodlardan sıyrılamayan sürekli bir temsil ile kanalize edilen birey doğal ki tekilleşemiyor, özneleşemiyor. Kendi olma süreci tamamlanamıyor. Dahası böyle bir kendi olma yolculuğundan da muaftır.  Böyle bir bilinç yığınsal olmaktan öteye geçemeyecektir. Bilginin yerini dolaylanmış boşluk alacaktır. Doğayı denetimi altına alan egemen zihniyet, (kent düzenlemeleri dahil)  doğal ki bireyi de burdan teslim alacaktır. Bu doğadakilere uzaktan acı durumuna ön teşkil eder.

Çoğu zaman savaşta taraf olmak, savaşa karşı olmak, ezilen ile aynı hizada durmak oldukça güçtür.  Sontag’a göre savaşa karşı alınacak tutum “kimin, nerede, ne zaman bulunduğuyla ilgili bilgilere göre” belirlenmez. Çünkü vahşet, apaçık biçimde karşımızda durmaktadır. Ve burada alınacak tutumun aslını şöyle ifade eder Susan Sontag: “Hakkın ve haklılığın bir tarafta, baskı ve adaletsizliğin diğer tarafta yer aldığına ve kavganın sürdürülmesi gerektiğine inananlar açısından önemli olan, tam da kimin, kim tarafından öldürüldüğüdür.”

Savaşın görsel verilerle kurulumu

Çatışmalı süreçlerde gündeme gelen bir diğer ve belki en önemli konu yas tutmadır. Bu süreçlerde medyada yer alan haberlerde uzakta olanın yaşadığı acıda kayıplar sayılardan ibarettir. “Biz”den olmayanın hikayesi de yoktur. Ve yine “biz”den olmayanın ölümünün hiçleştiği yerde, yas tutmaya değer bir yaşamda atfedilmez “öteki”ye. Tam da bu şiddet karşısında hepimizin aklını meşgul eden soruları J.Butler soruyor: “ Kimin yaşamı yaşam sayılır? Bir yaşamı yası tutulabilir kılan nedir?”

Uzak yerlerde meydana gelen ve sadece televizyon ekranlarında izlediğimiz vahşet görüntüleriyle anlık bir duygulanım içersine girsek dahi (acıma, üzülme, öfkelenme, vs..), hemen sonrasında geçen bir başka haberle birlikte bu duygulardan ve zihnimizdeki görüntülerden kısa süre içinde kurtuluruz.  Peki bu görüntüler, fotoğraflar sadece içinde bulunduğumuz an ile mi ilgilidir? Sağlıklı bir toplumsal barışın nihai yolu yüzleşmek ile olur. Savaş fotoğrafları, geçmişte yaşanmış vahşetlerin gelecekle kuracağımız bağ açısından önemli bir yeri olduğunu da söyler. Yüzleşme, ortaklaşma ve yas tutma ile acının tekerrürü açısından önleyici bir rolünün yanında, bu fotoğraflara sürekli maruz kalışımız, acıyı da giderek sıradanlaştırma tehlikesi taşır. 

Sontag, savaşın kirli ve yok ediciliğini belgeleyen fotoğrafların aslında sadece buna maruz kalmış kişileri ilgilendirmediğini, bu fotoğraflarla dünyanın herhangi bir yerinde ve savaşın yakıcılığına uzak kalmış kişilerinde yüzleşmesini sağladığını savunur. Uzakta olanın, başkalarının acısına kayıtsız kalmasının temel sebeplerinden biri, acı çekeni kendinden görmeyişi yani bir “öteki” yaratma durumu olurken, diğer bir sebepte bu savaşı hiçbir zaman kendi çevresinde tahayyül etmeyeceği düşüncesi ile umarsız kalmasıdır. “Fotoğraflar, ayrıcalıklı kesimlerin ve hayatlarını emniyet altına almış olanların görmezlikten gelmeyi tercih edebileceği konuları “gerçek” (ya da “daha gerçek”) kılmanın vasıtasıdır.”Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, fotoğrafın kurucu gücü ve anlamı içerisinde bizim onlara yüklediğimiz anlam ve algılayışta; “biz” ve “öteki” kurgusu ortaya çıkmaktadır. Fotoğraftaki acının ve vahşetin bize uzaklaşması ile ezilenin “öteki”leşmesi süreci başlar. Bu “öteki”leştirme ile beraber yaşanan acıyla kurulan empati azalırken, şiddetin artan dozu da meşru bir hal almaya başlar. Bu anlamda medyanın verdiği görüntüler ve fotoğraflarla savaşın yeniden kurgulanması hiçte hafife alınacak bir durum değildir.

Arafta Kalan Ölüler, Yası Tutulamayanlar

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün insanlar için mevcut olan; her ölüm sonrası tutulacak yas, gidilecek  mezar, dokunulacak bir mezar taşı olmasının isteği vardır ölenin ardından. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en büyük farklardan biride budur aslında; ölülerini gömebilmesi. Her halk kendi inancı ve gelenekleri  doğrultusunda gömer ölülerini. Bu, dünyanın her yerinde ölen insana gösterilen saygıdan ileri gelir. Hayatta iken yaptıkları onun fiziki ölümünün ardından toprakla buluşmasını ne engeller ne de geciktirir. “Eski Yunan’da son nefesini vermiş olanın bedenine gösterilen saygı ve özenin bir nedeni de “ölen kişinin ruhunun canlının dünyasını tehdit eden bir varlık olarak kalmasını önleme niyeti”dir; cenaze törenleri bu varlığı barışçıl ve kudretli bir ataya dönüştürür. Çünkü hakkı teslim edilmeyen, yası tutulmayan ölülerin geleceğe birer ‘hayalet’  olarak taşınacağına ve yaşayanları huzursuz edeceğine inanılmaktadır. Öte yandan gömülmeden mahrum bırakma da ölüye bir öç olarak uygulanmakta, bu yolla ölünün huzur bulması engellenmektedir.” 

Bir tarafta kutsallaştırılan devletin ölen güvenlik güçleri, böyle bir görünürlük sağlanan şehitlik tanımlaması, öte taraftan ölen muhaliflerin, karşı örgütlenme içinde olanların ölüsünü sahiplenilmesinin bile suç unsuruna dönüştürüldüğü, şeytanlaştırıldığı, kurbanlaştırıldığı bir durum. Uzun yas süreçleri boyunca bir bellek mekanı haline dönüştürülen şehitliklerin bombalanması, halkların kutsalının “kutsallık”tan çıkarılması, bu ahd-e vefa anlamının bağlamından koparılmasını gündemleştirir. Devletin “öteki” için bir suça dönüşen yas tutma durumu, varolan şiddetini başka bir boyutta sürdürmesinden ileri gelir. Kamusal alanda yas tutmanın ulus inşası ile bağına vurgu yapan J.Butler’dan sözü alırsak:

“Ölüm ilanı varsa, itibar görme vasfı taşıyan, kayda değer, önem vermeye ve korumaya değer bir yaşamın olmuş olması gerekir. Bütün o insanlar için ya da herkes için ölüm ilanı yazmanın pek pratik bir şey olmayacağını öne sürebiliriz belki, ama bence ölüm ilanının yası tutulabilirliği kamusal düzeyde paylaştırma aracı olarak nasıl işlediğini tekrar tekrar sormamız gerekiyor. Ölüm ilanı bir yaşamı kamusal olarak yası tutulabilir kılmanın, ulusal bir kendini tanıma işareti kılmanın, bir yaşamı kayda değer kılmanın aracıdır. Neticede ölüm ilanını bir ulus inşası edimi olarak değerlendirmeliyiz. Bu basit bir mesele değil, çünkü bir yaşamın yası tutulamıyorsa pekte yaşam sayılmaz; yaşam vasfını taşımaz ve kayda değmez.”

Sonuç

Ulus-devletler her açıdan yaşamı kendi istedikleri doğrultuda biçimlendirir ve ona göre tanımlarlar. Doğaları gereği tekleşmelerinin dışında kalanlara  bir ulus mantık çerçevesi çizerek uyguladıkları şiddeti meşrulaştırırken, gücünü küçük büyük, canlı cansız her varlık üzerinde gösterme çabasına girerler. En güçsüz oldukları an, en saldırgan hallerine bürünürler. Kendinden olmayanı kendine benzetme çabası veyahut ötelenmesi ile kendi kimliklerinin üstünlüğünü tescillemeye çalışır. Sinsi bir ırkçılık ve yokedici şiddeti ile karşı durulamayacak bir üst kimlik olduğunu bağırır ötekiye.

Egemen sistem içerisinde kimliksizleştirilmek istenen ve bunu kabul etmeyen azınlıklar ya da baştada belirttiğimiz gibi “öteki”ler, bugün her alanda hiçleştirilmek ve değersizleştirilmek istenmektedir. Bu durum yaşamın her alanında karşımıza çıkar. Örneğin devletin gerilla cenazelerine olan yaklaşımı bunun göstergelerinden biridir. Devlet, asker cenazelerinde yas tutmayı kamusal alana taşırken onların hikâyelerinden, yaşamlarından kesitler sunar. Oysa gerilla ölümleri birer sayı ve hiçleşmiş hikâyelerden ibaret meşru bir ölüm ve yas tutulmaması gereken ölümler olarak lanse edilir. Bununla beraber devletin öldürdüğü bedenler üzerinden şiddeti meşrulaştırıp süreklilik arz edeceği vurgusundan vazgeçmediğinide görürüz.

Kendini onun (öteki) yarasına, maruz kaldıklarına, dışlanmasına, kendi sürecinin dışına atılmasına, göç ettirilmesine, egemenin işlediği suçlara, ölmesine açtığı kadar karışır ona. Öteki’nin ritüelini, duygu dünyasını, tılsımını kendine açar ve kendikini de ona açtığında… Onun derinliğine ulaşan dili kendi dilinin derinliğine ulaşmasıyla tanıyabilir insan. Doğasını, maddi algılayışının ardındaki tarihsel sürecini, sosyolojik dinamiklerini anlar; kendini de ona açarsa eşiti olabilir ancak. 

Kaynakça

Spinoza, Siyaset Üzerine, çev. Avşar Timuçin, Morpa, 2004, s.140.

Sontag, Susan, Başkalarının Acılarına Bakmak, çev.Osman Akınhay, Agora, 2003, s.6.

Fanon, Frantz, Yeryüzünün Lanetlileri, çev: Şen Süer, Versus, 2014, s.33.

Sontag, Susan, Başkalarının Acılarına Bakmak, çev: Osman Akınhay, Agora, 2004, s.8.

A.g.e.s.8.

Butler,Judith, Kırılgan Hayatlar, Metis, 2005, s.35.

Sontag,Susan, Başkalarının Acılarına Bakmak, çev: Osman Akınhay, Agora, 2004, s.5-6.

Kalaycı, Nazire, Hayaletler: Ölüm, Yas ve Tanıklık Sorunu, http://www.e-skop.com/skopbulten/sanat-ve-olum-hayaletler-olum-yas-ve-taniklik-sorunu/2221

Butler, Judith, Kırılgan Hayatlar, çev: Başak Ertür, Metis, 2005, s.49.

Bunları da beğenebilirsin

Yorum Yok

Cevap Bırakın