yazılar

kurtarılmış hikayeler: akın yanardağ

(yayınlanmamış notlar için notlar)

“kitaplarımızı, karalamaları düzeltip durmayı
bırakmak için  yayımlarız”
alfonso reyes

tekmil doğu suskunluğa bir mil daha sürdü. unutulmaya direnen bir hafıza gibi sorular soran çağdan bu yana, altından da kıymetli baharatına bulayacağı çeşniyi bulmuş gibi, önceki tarihin akışı tersine hızla fersahlar aştı zaman. o zamandan bu zamana babil’in yüzleri, direnen bir bitki gibi, içerde direnen yerini bulup oturdu. evvelden bu yana yönüne yön katmış kimlikler, ardıllarının huzursuzluğuyla karşılaşınca içerdiği değişiklikleri de hatırladı.  unutulmaya yüz tutmuş silüetler, zamana direnen huylar gibi üşüştüler bugüne. ki arkaik sözler de tanıklık eder buna. bu çağın mı, o çağın mı tanıklığıdır bu? anafor suları gibi biribirine akan öte zamana bırakalım bunu.

babil gibi kadim bir kent olan dersim, ardı arkası kesilmeyen seferler sonrası 1938’de ‘yerle yeksan’ edilince, ahalisi etnik tınılar olup dağıldı dünyanın sokaklarına. etkimeye mi tepkimeye mi girdikleri, neler yapıp neler ettikleri, başlarına ne geldiği bir yana ama bazı karşılaşmalara yakalandılar bu arada; bazı karşılaşmalar yarattılar, bozdular ve oluştular zamanla. postu serip güneşlendiler de sanki. kaybettikleri alemine yabancılaşanlar da cabası. herhangi bir karşılaşmanın bir adı vardır; babil kaçakları’yla karşılaşmanın ise ne adı ne yeri, ne başı ne sonu; kendisi vardır. çiçekleri boy veren tohumlarıyla..

“yolcudur gezdiren kendiyle yanlış bir gidişi” diye belirttiği yerde yazdı, sildi, ekledi, geri döndü, tekrar konumladı kendini, sonunda bir yerde toplandı: hayat trajiktir, kahramanların ikinci bir hayatı yoktur. zaman tökezler, yazı değil. şunu yazmıştı borges: tek başıma sürdürdüğüm bu oyunda, birbirine zıt iki yasa güdüyor beni. öyle çünkü, yolun seyri birbirine zıt iki durum ile bozar ve yapar kendini. kimlikler ağaç değil ki kalkıp yürüsün demişti, john gaytisiluç. yanında yabancılığını, yadırgatıcılığını, yadırganmasını da taşır ki, “sen de ey palmiye! sen de yabancısın bu toprağa”diye yazıyordu ,abdurrahman rufaza. baştan sona bir bütünlük, belirli bir ruh hali, dağınıklıktaki düzen: emirali yağan.

yazarımız bir düş kıyısında duruyor, yanı yönü belirsiz duyguların lamekan uğrağı denen dünya hali içinde. uzanıyor ki elini kaptırmakla akıp gitmek arasına mim kazıyor. ikisi de oluyor. bir farkındalık hali bu. akranları da orda; istiyor bu kapılmayı. zaman geçiyor, hayat eksiltileriyle birlikte deneyimlenip birikiyor; ikinci kapılması böyle oluyor. bir meydan bu, orda birikip, eksilip oluşuyor; dersim anlatıları derken kendi anlatıları meydana anlam kazıyor. yazgısını söylüyor çünkü. nedenler zinciri kopuk değil: oldu bunlar. zaman mekandı ve ben olanların meydanı olarak anlattım. kurtardım meydanı. bu ‘dar meydanı’nı. böyle diyor.

emirali yağan, karalamaları düzeltip durmayı bırakmadı elbette ama, henüz yayımlanmamış bu çalışması işte, karalamalardan, düzeltip bozmalardan, çıkarıp eklemelerden kurtulanlar. önce bu ‘kurtulma’dan başlamak gerekiyor sanırım. çünkü biz ‘kurtulan’ dersimliler gibi bir tarihsel izleğe de hazır olmalıyız! şimdi değil ama. yaşantının anlatılara sızması babında, bu çalışmalar emirali’ye rağmen değil, dizginleri görünmez kıldığı, ipleri keser gibi, elinden kaçırır gibi yaptığı bir dikkatle işlenmiş. ona değen, gelip bulan, ardına düşüren, kendini içinde bulan, arı kovanı yaşantılar arasından tonu belirginlik kazananlar öne çıkıyor, geriye yazmak kalıyor. tasarlanmış, düşünülmüş şeyler olarak değil, yaşanıp deneyimlenmiş pratikler olarak. böyle olunca imge coğrafyası da geniş oluyor haliyle.

bizi neyin beklediği pasajıyla açılan bu çalışmalar, başa dönerek kapanıyor. yok edilemeyen geçmiş, eritilemeyen bugün, öngörülemeyen bir hayat içi, ve sezgisel olarak öngörülen bir yarın. “axh eyy xızır’ın bedulası, bak; gündüz düşünde, gece rüyanda gördüğün xeç’teyiz işte” diye yazmıştı mehmet çetin. ordayız, o meydanda! her yanı dağılmış ama bütünü içinde taşıyor. niyetimiz de de bu zaten. bütünlük ve etkin birlik.

bir meydan. her yana hazırlıklı, hiçbir yere aşina değil. tercihen meydan olmayı seçen bir meydan. kendi dışına çekilmiş bir mahzen. hazırlıksız gökler altında kulak sesleri. dil karşılaşmaları. babil hergümenci. sezgi duvarları arasında tül bir bırakılmışlık. mahkumiyet, işkence, sürgün, yabanıl ve lamekan: o ilk ses! hesen! çağrıldığı ufuklar kendini aştı, yara tuttu, tayflaştı, kırılgan zamanlaştı, deneyimlendi. haber ver sülün taşına, ve ondan haber beklemeyi unut! bir ses verdin madem hayata, kapılıp gidersin yine o sese. böyle oldu.

yol, bir yanlışı doğrulamasa da bir olma halini içinde taşır. dil buluşma alanı olduğu gibi ayrışma alanıdır da. dağılmış hayat, dağılmış dil: şaşırtıcı kalmışlık. sınırlar, çevrenler, muammalar arasında geçit kurmuş anlatılar. döngüsel zamanın dizgileri, eski adların bugüne kapı araladığı, bugünü etkidiği hafıza, mekân ve uzam. az ilerde ayağa düşmüş bir tanrı* gibi kuşkular arasından sıyrılmış bir meydan. değişim, dönüşüm dışında sürekli bir akort: “ev karadır”, yanılmadır, lamekandır dil. ve üstelik “dillerin şenliği” için yola düşülmüşken şimdi dilimiz, havalanan bir tabut gibi kendine doğru kasılmalarla sürgün çiçekleri olup dünyanın sokaklarına dağılıyor. ırkçılık, ayrımcılık, iktidarlar melanetinde dağılıp söylencesine karışıyor babil’in ama yine de kendini yeniden var ediyor çünkü kendi tohumunu içinde taşıyor. kehanet meydanı: eceline telaşsız yürüyen dünya ana: nerdeyse hazırlıklı tek insanı dünyanın. ne yaptığını bilir, ne yapmış olduğunu bildiği gibi. “duyduğum özlemin öznesi olamasan da inandım ben sana.” hayat yine de bir inanma biçimidir. öyle veya böyle.

“bu hayatta tek bir bedende azap çekersin; ama ölüp de günahlarının cezasını çekerken sonsuz sayıda bedende azap çekersin” demesine demiş bir ayet, ama ‘gideni gelmeyen bizim dil’in, sonsuz sayıda azap çektiği de rivayet götürmez. ama ne.. edebiyat var işte, baş döndürücü. onun çeşitliliği, düşün kıyılarına vurup dalgalanmalarla birbirine akıp çoğalıyor. sayıklamalar, iç içe gerçeklikler, katlanmalar, kırılmalar arasında, katmanlaşıyor da. don kişot’taki gibi: kendisiydi, kendisi aynı zamanda okuruydu. o ruha kulak kabartmak, onu duymak, çağrısını tanımak, yola düşmek ve kendiyle karşılaşmak. buydu ömür.

yol menzilini yitirdi ya da bir şiir
mı: emiralinin dizesi, bir zati hayatının içine düşen, yaşadığını karşılayandır. bunun imgesel ifadesidir. mı: genel olarak belki yol ve  yolculuk, önde duruyor, ama emirali burda daha çok bu yol halinde biriktirdiklerini aktarıyor. mı: mesala köy olayını alalım, bu emiralinin hayatının bir kesiti, yola düştüğü ilk yer, buraya yazıyor. mı: kanun hükmünde kanunsuzluklar istiyor, baş aşağı asıldığı yerden, işkenceden ya da yurdun dışına çıkıyor. mı: gidip bir musluğu kapamanın derdine düşüyor, ya da orda dünyasına birden bambaşka bir şehir bir kent, bir müzik düşüyor, bunları katıyor şiirine. mı: yolculuk hissi veren bence şu: bir yere ait değil, bir çok yere ait değil, ama duyarlılık olarak dersime, onun zihniyet dünyasına yaslanıyor.**

emirali şiirinde, kendini düşürdüğü yolu izleyiciler için de izlenilir kılıyor. mezar taşları batıya bakan/gezegenine küs bir köyde doğup, sınırları nerede bittiğini kestiremediği bir yöne sürüyor atını. yol, menzilin yitirildiği bir yersiz/yurtsuzluk hali. sürgünün kendini içinde bulduğu ev, ona katlanma biçimini de beraberinde getirir. ora ile bura arasında, hafızanın duyarlılığı ile  kesikliği arasında, dünyanın bir ucunda açık unutulmuş musluğu kapamaya /düştüm yola, evimde havagazı musluğunu açık unuttuğumu anımsadığım ayrımda, yitirdim menzile giden yolu, demesi gibi. her şey haraket halindedir; yol, tren, at, insan, kavl, kavim.. yol evladı diyorlarmış atalarıma ki ölümünü dahi bu haraket haliyle karşılamak niyetindedir. yol yitirilmişse, yolculuğun anlamını sağlayan da bu olsa gerek. varmak, onda, hep bir yere taşınmakmış çünkü zaman da haraketli! ‘sen hiç hesapta yoktun’da yine bir yol hali karşılaşması var, çünkü yolun hesabı yoktur. varlık olan kendini, kendi gezegeninden görmek ister. meydan okuduğu dünya da orasıdır.

‘biz barışsever bir halktık/çöl yılanları uyurdu koynumuzda’ dediği rüzgarın, yılanın evcil olduğu bir zamandan gelip bir yabancılaşmaya varmışız. dönüp gelinen yer, varıp geçilen olmuş; ev evsizlik, yurt yurtsuzluğa dönüşmüş.

“şiir, etken bir taşıyıcıdır” diyor, bir söyleşisinde. yaşanan tarih, geçmişin içindeki bugünü açığa çıkartır, boyun borcudur bu. “arayışın kendisidir, uzun bir yolculuktur; mizacını baktığı ufuktan” almıştır. 38 soykırımında, mezrası dağa yakın olduğu için, daha az zayiatla kurtulmuştur. kurtulmuştur kurtulmasına ama, “ova, haydut kaynıyordur”. elçi yolda kalmıştır ki, şiiri de yolhalidir, arayışın kendisidir bir bakıma.

de nereye? gittiği, geçtiği yerler hep o arayış, o birikme hali. oldukça yalın, imgesi bol ve sade. yolda kalmanın, yol halinin “devrimci romantizmi”ne bulaştıran  bir yeryüzü kumaşı.

iyi huylu yurttaşlar tiradı

I
Hergele’n meydanında kayıp itimi arıyorum
ay sen nereden çıktın karşıma!
ay başıma
ödül koymuş devlet
bari sen çekil aradan!

nice zaman geçti
neler olup bitti
uzun hikaye

atıma nalbant arıyordum
nalına çar mıh
çakılı kapılardan yüzgeri…
yayla evlerine çekilmiş
ıssız kasabaları dolandım
ortaçağdan tembihli köpekleriyle
ürüdü üstüme üstüme
talana inmiş ahali
azgın mı azgın!

tımarı çekilmiş atıma deh!
vardım menzil bekçisi yerinde yok
çaresiz döndürdüm makarayı
topal atımın şakağına, tık!
şişti namluda fişeğim, foss!

ardımsıra tabutum dolaştıran ayvazım yorgun
ürperip sindi; başın çekti sıska gövdesine
kabuklu bir hayvan gibi: tıss!

tuturdum atıma bir uzun ağıt
palanı ayvazımın sırtında dolanı dolanı
kapılarında ortaçağdan tembihli köpekleriyle
ürkünç kasabalardan yan dolanı, dolanı

vardım
ikinci güneşiyle dem tutmuş bir içavluda
nal dövüyordu nalbant
kıvılcımlar çakıyordu örse çekiç:
ding tang, ding tang

orda fırlattım
berber tasımı
körük tutmuş ateşe
bastım kalayı, kalayı!

II
hergelen meydanında kayıp itimi arıyordum
ay sen nerden çıktın karşıma
ay başıma
ödül koymuş devlet
bari sen çekil aradan!

çocuklarıyla beslenen tekir
bir kedi kapıyı bacayı zorladı
bitişikteki öğrenci evine karakol kurdu
devlet!

olacakları sezinleyen köpeğim huzursuzdu
postallarımı getirip ayakucuma bırakıyor
paltomdan çekiştiriyor
dönüp kapı koluna asılıyor
bir an önce evi terketmemizi istiyordu
niçin, diye sormadım evi terkettik
sokağı, bulvarı geçtik
gide gide şehrin sınırlarına vardık
son sokak lambasının ötesi
körlere parmak ısrttıran bir karanlık
köpeğimi soğurdu
yönsüz, her yana dağılan havlamalarını yuttu
ben kurtuldum!

-iyi de kuzum ne oldu da sen kurtuldun
-bakın anlatayım efendim, hikaye biraz karışık!

evden eve bulaşan o büyük hacamat başlamadan önce
sokakta köpeklerini dolaştıran
ve sırf bununla mutlu olmayı bilen
yumuşak başlı, iyi huylu yurttaşlar yaşardı
bu şehirde ne olduysa,
yabanıl eğilimler göstermeye başladı ahali
anonim bir histeriye kapıldı…

felaketi köpeklerden önce sezen
yağmacılar doldu şehre
bir hâl oldu; hâl ve gidiş pek iyi değil!

-a be kuzum ne duruyrodun daha
git kendine bir gezegen bul
kurdun kuzuya bulaşmadığı
vejeteryan bir gezegen
arıyordum
ölmüş atıma nalbant…

‘sahra sanrı ve sara’
çiviyazıları yayınları/2007

————————–

*jîa xecê snr

**özkan bulut ile bir sohbetten.

kaynak: www.yirmibirmart.com

https://yirmibirmart.com/kurtarilmis-hikayeler-emirali-yagan-yayinlanmamis-notlar-icin-notlar/

Bunları da beğenebilirsin

Yorum Yok

Cevap Bırakın