Günlükler

docta spes spuren işlen(me)miş bilinç içerikleri terram utopicam

“insan kimseye ait değildir, meyveler herkese aittir” j. boll / “insan sıkı sıkıya kapalı değildir” e. bloch

bir yanın ne idi o duvar dibinde gölgene çekilen kedilerin kendine yakın gördüğü bu kan bağının içinde kendine yer bulan iyi miydi serin miydi güneş miydi ne idi sonra gölgesini çekecek olan birinin haşin mi gücenik mi kederli mi bakışı altında şemsiye açar gibi fört şapkasını eğer gibi omuzlarını eğer gibi eyvallah der gibi hey bak işte kim idi kimin yari kim idi görülen bahçelerde ağacın heybesinde kendini gizleyen şiirini yükseğe asan sözünü yükseğe çeken ve sonra eğilip almaları için değil başlarını kaldırıp görmeleri için bir kez daha için sonra yine için ve en son şarkıları için ve yine sonun sonu içinde kendiyle gülmesini kesen için-dövmesi gizli içerden işlenmiş dövmesi gövdesinin içinde tenini belirgin kılan elleri işaret eden gözleri işaret eden kulakları işareti içine çeken yükleri çeken azap çeken dilinde yeni bir ıslığı ağzından dışarı tüküren ömründe gül görmemiş gül açmamış yani kızarmamış bir gül olmayan dilin kıvrımı olmayan tadı olmayan hissettiği sıcaklık ve nem olmayan su olmayan bir kimselerin bulunup kahküllerini sinesine salan omuzlarını alnına çeken göğüslerini bir salkım gibi bir çilek gibi ağzını bir üzüm gibi göğüs başlarını yıkanmış bir çarşaf gibi değil eğilip öpmek gibi gözlerine susamak gibi otlara rüzgarını geren suyunu veren aşkını sokağına bir çarşaf ile sermek gibi-

rüzgar duyar bulut duyar ağaç duyar su duyar ve en son alem duyar benim olan bir şeyi alem duyar benim olmayan bir şeyi alem duyar beni caddelerin ortasında kulaklarım duyar gözlerim duyar ve en son kalbim duyar yar olmadığımı aşk olmadığımı güvenilir olmadığımı yalnız bir kağıt gibi yırtılan günler olmadığımı bir diken olmadığımı iğne iplik olmadığımı ağalyan sızlayan olmadığımı hiçbirşey olmayıp üstüne bir de alem duyar bunu gizli duyar açık duyar kendini görmeden duyar kendi ahlakını görmeden duyar kendi rüyasızlığını kalmışlığını ezberliğini benzerliğini normluğunu monluğunu duymadan duyar bari öl bari sus bari görüldüğün yerde gömül bari her şeyin bari olduğu yani dilimde ince olduğu bu bildiklerini çiğneme bari o gün-

sülenmiş püslenmiş üstüne bir de küslenmiş bir dalın üstüne tütsülenmiş sanki kokusunu bilmem için kokusuna ihtiyacım olurmuş gibi yeteri kadar işaretleri yokmuş sanki koklaya koklaya belamı vermemiş sanki içimde ölmemiş sanki içimde hiç çıkmamacasına ölmemiş sanki rehin almamış ve kendine kilitlememiş sanki bilmezmiş düşmez kalkmazmış bir tek o değilmiş gibi sanki bir de yol bir de yokuş bir de bahçe bir de gece lambaları bir de çekilmiş perdeleri üstüme başıma salan bir köpek gibi kapısında beklemem bir de sevince ne olduğunu bilmediğim bir şeyler bir de varıp gitmek bir de gitmek gitmek-sonra kopan bir tel gibi önce gerilmek önce son reddesine gelmek son ve en son kopuş pratiğinde acı mı hah işte oldu gibi bişey mi yerine bir başka tel takmak ama kopanı tutmak gibi mi artık kullanılmayacak olan o teli ya da saç teli ile ne yapılacağını bilmemek gibi inkar etmek istemek ama edememek ama bir yere gidememek ama bozkırlara su taşımak kim ben kim çimleri beslemek kim ben kim yani eğilip ayıp yerlerinden öpmek kim ben kim ister misin orada olan akşamın burada da sürmesini sabahın burada da bize günaydın demesini yüzümüze gülmesini hayatın ister misin diler misin hah işte onu diyecektim gider msin gider misin gder misin artık ordaki uçurumdan gider-

misin artık bak çiçekler açmış güller gelmiş düşünülmüş dağınıklık içindeki zihinlerimiz gelmiş der gibi gelmiş söyler gibi gelmiş ifade eder gibi işaret eder gibi ima eder gibi bilmezden gelir gibi gelmiş zihin uçları arasında yok ayak uçları üstünde esmer mi saçlarını yeni mi kesmiş mi içerden yeni çıkmış mı yolda yeni haberler almış mı söz dinletmiş mi kalbine ölümün içinden geçer gibi henüz deneyimlenmemiş bir ateşin içinden geçer mi söz dinler mi dinletir mi hayatını başlattığı yere geri döner mi direncini sınar mı direncini sınayanların direncini sınar mı inanır mı insan her şeyi yapabileceğine hatalar yapabileceğine sevebileceğine yeniden rüzgar nereye iterse oraya gider mi rüzgarı yönetir mi yeniden kalbimizi sever mi sever mi-

istanbul’da bir yerde taksim diye zamanın bir sokağında üç kadın yine öyle eser mi, rüzgarı omuzlarından gözlerinden saçlarından ardlarında bakan gözlere doğru savurur mu her şey bir incelik olur mu tül hafifliği ile konar mı kalbime bir el tutar mı bakarsın tuttuğunu en sıcak yerlerinde dolaştırır mı bilmemek gibisi görmemek gibisi kuşku gibisi acaba geldi mi gelecek mi duracak mı gibisi sözün neresinden başlanacağı bilgisi bir gün herkese iletilecek mi bir gün herkes şiir olabilecek mi sever gibi değil ama sevmenin kendisi olabilecek mi bir gün herkes geçip o mülkiyet sınırını hırs sınırını iktidar sınırını hiyerarşi cins sınırını sahiplenme sınırını geçebilecek mi bir gün herkes kendini düşüyle sevebilecek mi nesnesi değil öznesi olabilecek mi bir gün hayatının herkes-in içindeyim sözümün içindeyim iğde ve  neftili bir bahçenin içindeyim huyumun ve suyumun içindeyim elbiselerimin ve düşlerimin içindeyim senin yanağının gülümseyen gamzesi içindeyim yanağında gülümseyen çukur babilîn asma bahçeleri epikuros bahçesi bağbozumu şarkıları komün’ün louise michel’in düşlerini aldığı içinde şimdi seyidimin bu bahçelerinde suyun akışı gibi akıp giden düşüncemin içinde kalbimin içinde bozkırın renklerinden uzak sevdiğim bozkır renklerinden uzak haberinin ulaşmadığı ne yaptını bilmediğim canının ötesinde senin ötende senin özleminde bir yerde tadı olmayan güzelliklerin renklerin kokuların içindeyim ne giydiğini ne yediğini neye gülümsediğini bilmediğim-

yitirmesin kimse kimseyi sevindirmesin kimseyi yitirdiğiyle sınamasın kimse haber yollasın nasılsın desin buluşsun küçük dağları yaratsın büyük dağları yaratsın ne yaratacaksa yaratsın yeter ki sevdiğine bir şey olsun sevildiğine bir şey olsun otursun içsin yesin ellerini sevindirsin ağzını sevindirsin kalbini sevindirsin kimse atmasın öte dağların öte alemlerin ardına sevdiğini kimse sevildiğininden şüphe etmesin önce öleceğinden sonra öleceğinden ölenlere sadece annelerin üzüleceğini sanmasın gelip geçiciliği sevmediyse gelip geçmeyi sevmediyse film izlesin şarkı söylesin kağıt oynasın ölüm de aşk da ayrılık da herkes için olmasın “bugün çay bulanık yarim durulmaz yol ver dağlar ben sılama varayım” demesin kimse kimseyi atmasın ağlamasın yanmasın yanmasın-bilmediğim var mı bir acının içinde söylemediğim var mı bir bir yakınmanın bir yaşlanmanın içinde bilmediğim bir yer var mı bir gün bana söylemek istemediğin bir şey var mı bilmediğim bir yaranın içinde soluyorum kendi tarihini kendi zamanını kendi anını oluşturan bir yaranın içinde soluyorum ne yapmam gerektiğine dair neyi bilmem gerektiğine dair nasıl olmam gerektiğine dair bir yaranın içinde soluyorum içinde soluyorum içinde soluyorum bir saatin içinde kol saatine kum saatine güneş saatine çubuk saatine çıkış saatine buluşma saatine duruşma saatine çıkış saatine duruşma saatine çıkış saatine aşk saatine aşk saatine aşk saatine yer gösteremediğim bir yaranın içinde-

bir gün anlatman için yer ayırdığım bu yaranın içinde-

rüyasında uyanıyor ikinci bir rüyaya uyuyor düş gördüğü ikinci bir düşten çıkıyor kapının arkasına odanın arkasına ve sonunda ev olmayan bir evin arkasına düşünü anlattığı bir üçüncü düşe açılan kapıyı anlatıyor mekan da uzam da dehr anı da sensin o an uyanık mı değil mi sınırın bu yakasında mı öbür yakasında mı içinde mi dışında mı ara mahzenin içinden geçiyor herkes herkesindir her şey her şeyindir hayvanın gözleri bitkinin ruhu cümle mahlukatın uzandığı bir ekmek değil bir el oluyor şarkılarını söylediği şiirini okuduğu alevinde kızıl bir gül küle atıyor kendini sacın kavurduğu ekmek küle ve kora bulamış miraz onu anlatmaya çıkan kuşlar kelebekler kokusunu almış köpeklerin salladığı kuyruğun dönüştüğü sopa uyandığın zemin uyandığın zemin hep uyandığın-

dinleyin gitmeyip dinleyin dinlemeyip gitmeyin ısrarla uyandığın ısrarla seni orda tutmaya çabalayan gündüz düşlerinin yetersiz imgesi yetersiz utopyası yetersiz anlamlarının anlattığı gündüz işçileri ırgatları açları süklümbüklümleri el açanları çalançırpanları vebaya yakalanmışçasına üstüne başına yapışmış yoksulları çünkü kimse özgür değil kimse eşit değil kimse kendisi değil kimse olmak istediği kişi değil olduğu kişi değil arzusu isteği gönlü değil her şey herkesin değil dünyada yeteri kadar imkan var kaynak var artıürün var ama ortaklaşmanın komünün birlikte oturup kalkmanın değil bir avuçların azların doğuştan içine doğduğu sınıfın zümrenin elinde güce dönüşmüş bilgiye dönüşmüş hiyerarşiye bölünmüş yönetenlerin her nasılsa yönetenlerin hala yönetenlerin her nasılsa hala yönetenlerin olmuş ve çokların payına düşen ütopyasını kurmak ütopyasını kurmak ve yine ütopyasını kurmak oysa bugüne ait olmayan şimdiye ait olmayan bugünden yaşanmayan ütopyanın dinselliğe büründüğü hal tarihin sonuna ertlenmiş hal yoksulluğu kutsayan hal değil mi gelecek zamanda kadınların öldürülmediği değil şimdiki zamanda öldürülmediği dövülmediği gözlenmediği görülmediği bir şimdiki zaman düşümüz esas olarak bu değil mi değil mi-

açıklamaların peşine düşmüş sürekli açıklamaların peşine düşmüş kendini anlatmaya çalışmanın yanlış anlaşılmanın aslında öyle olmadığının peşine düşmüş kalbinin ne istediğini değil kendisinin ne istediğinin değil aslında ne olması nasıl olması gerektiğinin değil korkutulduğu öyle anlatıldığı öyle öğretildiği insanların önyargılarından beslenmiş önsel davranışların huyların durumların peşinde sürüklendiği normların tasavvurların dayatmaların dolduruşların kıskançlıkların sahiplenmelerin onu savurduğu zahmetlere yabancılaşmalara bir başkası olmaya koşullandığı yapmak zorunda olduğunu sandığı açıklamaların peşine düşmüş-

geliyorsun sen görülmeyi bir kez da kabul edip el kol işaretleriyle çırpınan biri ne olduğunu anlayamadığımız dudak hareketleri ile orda çıldırıyor çırpınıyor kanatlarını açıyor iki kez yükseliyor yerden yine iki kez sanki havada dalgıç gibi yılan gibi ve en son yukarıya ve sonra göğe doğru kalkıyor başı ve kalıyor öyle bir süre ve soruyor işte biz anlamsız mıydık anlamsızın içinde bir anlamsızlık mıydık rüyada mıydık bir caddenin ortasında zihninde bir başkasının mıydık yani renkler nedense açık mavi, kırmızı ve beyaz bir matador mu o elindeki ne üzgün mü sanki bir matador üzgünlüğü mü yüzündeki dil iki kere yazar üçüncüsünde konuşur sonra anlamaya başlarız ve sonra yargılara varırız çın çın harflerin arkasındaki anlamları ve sonra ne yani uçup sönen bir balon gibi yaz harfleri kış harfleri eflatun harfleri iki taraftan koşsa da yardıma anlatmaya yetmez olanı ya da değmez anlatmaya ama hepsi öyle boynu bükük nasıl durakaldı şimdi nedir bu halimiz diye ha rüzgarda ağaca asılmış bir çarşaf ha bizim böyle akşamüstleri aşağıda henüz güneş varken bir bank henüz boşken ve o bankı birazdan kelimeler harfler cümleler dolduracakken eski pazar yerlerinde soluyor geçmiş dediğin  ipek yolu denmiş ve kalmış orda kürdistan değil anadolu dediğin erzincandan ötesi ve anadolu da değil zaten anatolıa ve belki o zamanına dahil kürdi-stan bugün yirmi bir mart oturmuş bunları yazıyorum bugün hewtemal yani eski hesabımızla yeni yıl bahar coşkusunun ilk günü oturmuş yazıyorum dağ ateşi yakamayıp yazıyorum alacalı kıyafetler giyemeyip yazıyorum yedi çeşit yemek yapmayıp yazıyorum parçalanmış zihnimi yazıyorum parçalanmış imgemi yazıyorum şizofrene yazıyorum bilinç akışıma yazıyorum yazma isteğime yazıyorum toparlamayıp yazıyorum geri dönmeyipyazıyorum bakmayıp yazıyorum sözün kendini kendi bilinçdışı içeriğiyle sürdürmesini yazıyorum virgülü değil noktayı değil ünlemi değil ruhun dönüştüğü an’ı yazıyorum kurgunun dışında durup-

“kıpırdıyorum. başlangıçtan itibaren, arar insan. son derece haristir, bağırır. istediğine sahip değildir.”

docta spes: deneyimle öğrenilmiş, spuren: izler, terram utopicam: ütopyanın toprakları

21 mart, sabah..

eskiten@gmail.com

Bunları da beğenebilirsin

Yorum Yok

Cevap Bırakın