Blog Öykü

Huzur bahçesi / Akın Yanardağ

o gün sokağımda oturmuyor olsaydın, bu öykü olmayacaktı: sana..

"ama sen mi çağırıyorsun ben mi geliyorum /durmadan tarih düşü gören bir eski cafede

edith piaf şarkısına mı çağırıyorsun beni /sesinde derin titremesi var bir nehrin

sayfaları açık unutulan kitaba benzeyen yüzünle” Mehmet Çetin

 
Sıra sıra göç katarı ile yola düşen köylüler, artlarında yaşam alanını bırakarak ve o yaşam alanı tarafından uğurlanarak yolun insafında inatlar biriktirip kendini sürdürecektiler. Öte kentlerin içine bir iç sürgün olarak kendilerine yeni yaşam alanları yaratacaktılar. Ardı sıra katliamlar, kovuşturmalar, erimeler, dağılmalar içinde dahi egemenlere rahat vermeyeceklerdi bu inatçı sürgünler. Ama..[1]
Ama sen konuşurken hay allah, ben niye dalıp gidiyordum? Dikkatimi alıp giden bu hangi dildi? Sen, iyimserliğin üstünde bu akşamüstü bana çay söylüyordun. O sıra ben bakışlarının çok ötesinde, dilinin tatlı alemindeydim. Annemin iki elinde stil vardı tamam; sonra sen akşam vapurunda fotoğraflar çektin bu da tamam. Evimizin duvarındaki gizli gözünde babamın kitapları vardı -neydi onlar! Şimdi sen konuşurken, ben tatlı tatlı geçmiş zamana dalıyordum. Sesinin inceliği mi, aksanının tonu mu, bakışının seviciliği mi bu? Dalıp gittim ben; bir kez sormadın, “bu masada mısın?” diye. Naziktin.
 
İşte dilimin altındaki bakla ıslanıyor, konuşkan oluyor giderek. Sözlerle değil de düşüncelere dalarak, farklı zamanların çağrışımlarını içinde dolaştırarak. Niye biz caddeleri uzun uzun geziyorken mehtap atları çağırıyordu? Niye biz onun çağırdığı atların o eski isimleri oluyorduk? Niye bir alışkanlığa doğruyduk. Alışkanlık saklandığı yerde bir vesile olur çünkü. İnatçı bir huy gibi gizler kendini. Unutkanlığa inattır. Niteliğinden ödün vermez, yitirmez gündeliğini, gün yüzüne çıkmaya bir nüans arar. Söz gibi, ağıt gibi. Dilim kırıldı ki yazamadım o ağıtları; sen yüzüme varıncaya dek. Yüzündeki büyü tozuna kapılıncaya, o büyü tozunda kendi dehlizlerime, kendime yakınlaşmaya, içimde bir kazı faaliyetiyle yaşamıma sabitleninceye dek.
İşte yüzündeki yaş tahtalara basıyorum; orda bir ırmağa iniyorum, yıkanıyor, yüzümü aydınlatıyorum. Ben sanki sekiz yaşımmışım da o tarlalarda ekin biçiyor, çim topluyorum. Elimdeki ilk yabanıllıkla tütün toplayıp güneşe seriyorum. İnsan da sere serpe uzanırmış işte hayatına. Anlıyorum. Senin bir mırıltı gibi, annemin masallarındaki gibi o doyumsuz sesin, nefesime oluyor. İçimden bir yolculuğa çıkar gibi vücuduma, ilk hatlarıma yayılıyor. Ordasın ki biliyorsun kendini. Bende kendi düşüne çıkıyorsun: alacalı elbiseler giymiş Çingenler, mılaketler, hay-huylarla gece bekçileri olmuş da tırmandığım dağın yükseğinde beni bekliyorsun. Dilinde çıktığım yolculuk, yüzümde çıktığın yolculuğa dönüşüyor. İki yara, iki sürgün çiçeğiyiz biz. O sürgün kafilesinde bir konuşan Sen bir susan Ben oluyoruz. Bir adımın diğer adıma olan mesafesinde yeni anlamlar, yeni yakınlıklar, yeni uzaklıklar oluyoruz. Birbirine karışan anafor halinde birbirine öten kuşlar gölgeler simler içinde büründüğümüz dil silueti oluyoruz. Hiyeroglifler, arkaikler, dil çömezleri bir ırmak gibi dilimizden akıyor.“Sadra, Gilivri, Güble, Honduras, Aydos, Tirfor, Timle, Maylas… Cabya, Somaday, Meset, Eskune, Menuk, Mekerez, Soğka ve Gebehula. Bilinmez, unutulmuş dillerden incilerdir.”[2] Sırtlarını eğmiş dağlar, o eğilmeye dönüşmüş ırmakların bir hangi sisi taşıdıklarını ancak bu heyula içinde anlıyoruz. Anlıyoruz.
 
Doğa, arasına mesafe konulan şeye bir başkalıkla duyumsatır kendini. Bir öç almayla. Şimdi kalbimizde bir kıpırtıya dönüşen, bindiğimiz eğersiz atlara, sırtlarından geçtiğimiz yılanlara karşı korkuya dönüşen bir öç. Bir başka yabanıllık. Bu yabancılaşmaya senin dilindeki mırıltıyla benim yüzümün suskunluk nasıl bir yanıt buldu?
Balzac, kelimelerin zaman içinde aldıkları yolu, büründükleri biçimi ile bir çözümleme yapmıştı. Bunu ben sesinin büründüğü tonda bulduğumu fark ettim. Balzac’ın sözcüklerinin zaman içinde büründükleri biçim, şeyin kendi doğal sonucuydu. İnsanın ruh hali, nesnelerin insandaki zaman içinde uyandırdığı ruh haliydi. Ama uzun o yol hali olan atalarımız, kendi doğal seyri olmayan etkiler sonucu buraya kadar böylece geldi. Kesintilere uğrayan yaşam bütünlükleri ile. Şimdi bir polen gibi, kendine konacak bir yer bulabilecek mi huzursuz ruhuları? Uyuyabilecek mi bir huzurun bahçesinde? Saan Axa’nın atı beyaz, bahtı karaydı. Onu atı koruyordu, ardından o ağlıyordu. Bir yangını o tutuşturuyordu. Sesimize saklayıp, ruhumuza büründürebildik mi onu?
 
İşte yıllar sonra buradayız. Bu eksiğin içinde Hermeniler, Keldaniler, Ezidiler, Süryaniler, Ateşiler ve daha bilumumun sofrasında birer çeşniyiz. Aslı gibi değil, biliyoruz hama içimizde direnen bir ot var. Bunu da biliyoruz. Ortaçağın paha biçilmez çeşnisi değil, modernin ufalmış, dağılmış, değer yitirmiş çeşnisi.[3] Ben baharatı uzattım doğu rüzgarına, sen kekiği sürdün alnıma. Baktık sonra: Pertek geçidinde bir fistana bir koyun veriyor atalarım. Çocuğundan sonra idam ediliyor atalarım. Kafileler halinde saman saplarında kavruluyor, kızgın yağ dökülmüş boğaların acısında yakılıyorlar. Atalarım, sürgün çiçekleri gibi dünyanın köşe bucaklarına etnik tınılar olup dağıldı. Kendi sınırlarının bitip, koloni sınırlarının başladığı yerde soludu. Kara tahtalar üzerinde dağılmış devletlere, boylara, uluslara benzedi atalarım.
 
Ama ben şimdi niye bunlardan kopup, dostumun defterleri arasında kayboldum? Orda başkalarının değil, kendi atalarımın adlarını gördüm diye mi? Bu kadar zaman sonra; üstüne tozun çapağın anlam katmanlarının yığıldığı bu kadar yara sonra. Gizli bir dayanışma duygusu değil mi bu? Bu dayanışma duygusunun gelip içimdeki yerini böylece koruduğunu, serinlettiğini anladım mı? Anladın sen. Bu yüzden devam ettin konuşmaya. Bak Akya, seni bir şarkının içinde yaşatmayı seviyorum, dedin. “Sala mi miyeraniyo /Tufongem mi dest de niyo../Halê Dersim sebiyo?” diyen şarkıda. “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” diyen şarkıda. Kulak ve nirengini bulan alnımdaki yasa. Hayat veren, zamana direnen otlara; kulak verdiğin otlara. Rüzgâr da eğimini seviyor onların, dedin; eğil önünde alçakgönüllülükle. Yaşamdaki kendi ifadesini bulan savaşıma kulak ver; yaslandığın duvarın senden önceki hayatına yaşam kanıtı olduğuna.
Hayatımın yırtılan sayfaları; üst üste, tomar tomar, yazılı mı sözlü mü sayfaları.. Böyle bir hafıza bende hangi katmanlarla oluşuyor, bilmiyorum. Bunları kendimde bir niteliğe büründürmem gerekiyor. Anlayabiliyor muyum bunu? Ama ben Aydili’nin öpülen omzu, daha çok gidemem öteye. Ötesi yok bahar suyunun. Bunlar tüm anlamlarına niye sende kavuşuyor sanki? Yani bu uzun saçlarının, bu sokağımda uzun uzun oturan yalnızlığının nasıl oluyor da kavuşan kolları ben oluyorum? Hakkediyor muyum bunu? Yara sarıcı mıdır, Yeşim’e sormalı. Sana sormalı; ben ne zaman uyudum bir huzurun bahçesinde ki senin dizinde bir huzur bahçesi oluyorum.
 
Adının iki yanında iki çukur, soyadında çeviklik var. Direngen soy adın. Saçlarının beni çeken bir siyahlığı var. Kakülün içindeki bir tutam gri, hikayeme bürünüp bir açıklığa varıyor. Şimdi burda olmanın açıklığına. İşte elindeki fotoğraf, babamın dolaştığı zamanların caddesi. O günlerdeki o elbiselerin caddesi. Onu zihnimde dolandırıyorum; köye su çekmek için uğraş-didindir şimdi. Babama bunu sorma fırsatını zamanın kendi dehlizlerinde yitirdiğimi anladın. Kat-kat, çarşaf-çarşaf zaman dehlizlerinin bünyemizdeki yeri ayrı, içimizdeki ayrı yerinden medet umuyorum. İçimizden geçen zaman ile dışımızda duran zamanın farklılığı, bizi zamanda olanlarla tebelleş kılıyor. Ne olmuştu? Ne olabilirdi başka, ne şekilde? Ne hissetmiş, hissettiğinin ne kadarını yaşayabilmiş ne kadarına karşı koyabilmişti? Kendine karşı koyduğu kesindi ama. Bir devrimci önce böyle yapar, diyorsun. Yetkinliktir bu. Yapabilecekken yapmama gücü; güç, bir yetidir, diyorsun. Özgürlük, bunu kullanabilme becerisidir, kendine varıştır. Olayları ayrıntılandırabilme, aralıklara vakıf olabilmedir. Budur, diyorsun. İnsan, iblistir; yetkinliğinin farkına varmaya bakar bir tek; taşkınlıkları ruhunun ayrı ayrı çeşnileridir. Yolları, yaşamları çeşitlendirir.
Silueti annemin, çamaşırları topluyordu. Kavalımın sesi otları aşıyor, rüzgârı dağlara seriyordu. Gerillalar, birer birer aralıklarla köyümüzün yolunda akşamın silueti oluyor, bitmek bilmiyordu. O gece dağ köye inmiş, köy dağa taşınmıştı. Çerçinin geldiği önceki günün çocuklardaki bayram havası yerini meraklı, tatlı mırıltılara bırakmıştı. Gerillalar sohbet ediyor, hastalara bakıyor, gül ekiyordu göz ucumuza. Lenko mu gelmiş, biz ağızdan ağıza havalanıyorduk. Cüneyt kaçıncı defa yine ölmemiş mi, bizde masalsı bir övgüdür alıp başını gidiyordu.
 
Ama hay allah, bıraksan, anılarımla övüne övüne kendi dehlizlerime dalacağım. Çünkü bir tıkırtıdır kalbime soktun. Kalbim rüyasını yaşıyor şimdi. Yaşıyordu: Köyün altındaki ırmak boyundan karınca sürüsü gibi koloni askerleri geliyor. Tüfeklerinin ucunda süngü var. Sen bir meleksin. Tüm bir alan göz ucundadır. Bakmanın çaresizliğine tutulmuş, dört dönüyorsun. Bir annenin de oğlusun ama. Annen, çeşmenin başında yün yıkamaktadır. İnsanlar tedirgin ve korunmasızdır. Sen bir melek, annene yanaşıp sorarsın: ne olacak şimdi? Annen, “korkma, Saan Axa, dağında durduğu sürece bir şey olmaz.” diyor.  Saan’ın silueti gözucuna ilişiyor o an; bir dağın yamacında, tüfeği dizlerinin arasında sigarasını içmektedir. Kederli ve yorgundur. Yorgundur.
İyi ama rüya niye bitiyordu burada? O görüntü günlerce ufkuma takılacaktı. Çünkü diyorum kendi kendime, Saan Axa, kendi ölümünü rüyamdan haber etmeyecekti. Rüyamızda olsun, yasa uyanmayalım diye. Kendi ufku, sonsuza kadar gözlerime asılı kalsın diye. Belki. Çünkü bazı masallar gerçeklik tohumunu içinde taşır. Zaten onun ölümünü daha sonra ağıtlardan öğrenmem de bu yüzden değil mi? Şunu demek isteyecekti: ölümümü rüyanda göstermeyecektim sana çünkü bir masalın, bir romanın ucu açık sonu gibi, buradaki sonu da sen yazmalı, yaşamalısın. Ölümümün zaman içinde alacağı biçim, bürüneceği nitelik biraz da senin nasıl baktığınla ilgili olacaktır. Bana dehlizlerinde bir pay ver, bana ruhunda bir mısra ayır, diyecekti. İnsanın dehlizleri. Anafor halleri..  
 
Senin sözünden misk yayılır, Lİ. Kuşların geciken dili sesine kavuşur, dikenini ovar güllerin. Ne anlamlar yüklüyorum sesine, nasıl bir rüyaya uyanıyorum bilsen; çoğaltan anlamlar, dirilten anlamlar. Çaresiz değiliz, kalbimiz zindan değil, olmadı hiç, diyen sesinde.
Hatırındadır: o gün doğa hafif kımıltılarla dönüyordu etrafında. Meşe ağaçları hafifçe hışırdıyor, boyunu aşan ağaç dalları üstüne eğiliyor, ruhunu kendine çekiyordu. Kaplumbağalar hareketsiz, kertenkeleler taşları soluyordu. Terkedilmiş yerindeydin sanki. Sadece senin soluğun ve rüzgârın hafif yalımları duyuluyordu. Kalbin toza çapağa bürünmüş bu zamanı anımsatacaktır sana. Hafif adımlarla geçiyor, hafif anımsamalarla dinleniyordun arada. Şu dağın yamacında soluk alan başkaları bakıyordu sana. Hissediyordun bunu. Sen sevgiyle geçiyordun önlerinden. Yürüdüğün yol seni oraya ulaştırmak için vardı. Ardından otlar yolu bürüyor, izlerini görünmez kılıyordu. Onu incitmemeli, bütünleşmeliydin onunla. Ne korku duydun ne yabanıllık hissettin. Bu, ne olduğunu bildiğin huzur, onca yüküne teselli olan bu huzur bahçesi, azsonranın yoğun duygularına çağırıyordu sanki. Anılar ile anımsamalar arasında bir yol edindi kendine ataların, giderlerdi; terkilerinde zaman, dillerinde ağıtlar.. Derken.. Bir köye vardın. Bildiğin bir yerdi. Köyü yüksekten geçen patikadan baktın. Evlerin yanındaki küçük tepecikte halay çekiliyordu. Garipsedin önce. Bir anlam vermeye çalıştın. Oraya doğru hızlı adımlarla indin. Yaklaştıkça halayın aslında marş olduğunu anladın. Belli belirsiz adımlarla yürüdün. Oranın mezarlık olduğunu fark ettin nihayet. Bir gerilla toprağa veriliyordu. İçine doğru sıcak bir yayılma duydun. Seni fark etmelerini beklemeden yanlarına gittin. Yoldaşları ağlamak yerine, belki de onun da eşliğinde halaya durduğu marşlarla halay çekiyor, bileniyorlardı: “En iyilerimiz bizim yerimize öldü /Ama işte kanları birikiyor yüreğimizde”[4] diyorlardı. Etkilenmiştin. Onlar halay çekiyorlardı büyük bir karşı koyuşla. Senin yüreğin burkulmuş, ağlamak üzereydin. Çok sonra TonyGatlif’in filmindeki mezarlık sahnesini tekrar tekrar yaşayacak, seni içine çektiği o direnci taze tutacaktı.
Bir gerçeklik, gerçeküstülükle böylece yer edindi sende. İnsan, aramadığı şeyi bulur diyecekti, Pavese. Öyle, diyecektin sen de, öyle.
Gelip gidenler oldu, hep oldu. Sesinde dalıp gidenler, seni dünya gözüyle bir kez daha görmek isteyenler. Ne ki dağın çiçeği, dorukların kendine çektiği gece sisi, yılkılanan doğanın uzandığı gök bir çağrı gibi duyumsatır kendini. Hep duyumsattı. Artık orası, yani ardına düştüğün iz bir izlekler topluluğu olacak, kendi hayatın diğer hayatlarla bütünleşecek, anlamını bulacaktı. Bir hayat nereye kadar olanaklıdır, çeşitliliği nedir, hangi derinliklerle geçer içimizden. Bu arayışın içinde bulmak isteyeceksin kendini, hep özlemini çektiğin o insanın anafor halinin giderek kristalleşmesini, kendini ortaya çıkarmasını görecektin. Görecek, olgunlaşacak ve mücadelesinin olanaklarını elinde tutacaktın. Bireyin oluşturduğu yaşamlar topluluğu sana bir oluş sağlayacaktı. Ötekilerin yaşadıklarını kendinin kılma, kendinde eritme; birikme ve ardı sıra evrilme süreci. Yazacağın şey artık, gördüklerini kendinin kılma olacaktı.  Ötekiyle iç içe geçmiş, sadece kendiyle bir durağanlık sınırında olan zamanını geçecektin. Gitmenin bir hayat biçimi olarak tercih edildiği yerde ama, olaylar bir durağanlık yükü yüklemez miydi? Buna da direnecektin.
 
Zaman taşacaktır içinden; yazdıkları gördüklerine yetmeyecektir. Kalamaz, duramaz; gittiği için özlenir, kaldığı için sıradanlaşır; peki bir suç birikmesi olur muydu bu? Olsun! Mekân bedenidir, içinde taşır onu. Bırakılan yere geri dönülmesi, mekânın zaman içinde aldığı boyutla ilgilidir. Meraktır. Kentler değişir, evler değişir, insan değişirdi o ki; ne olmuş olabilir çocukluğum şimdi, der. Düş izleğimin ilk tohumunu içime düşüren sokağım, ne olmuştur şimdi? İnsanın belirsizliği düşlediği yer burasıdır biraz da. Kurguyla gerçek belirsizleşir, bizi ardına salar. Yazarken oluşturduğu kahramanların hayatıyla kendi hayatının birbirine karıştığı hep o düş izleği. Kahramanlarının hayatı kesintiye uğramışsa, yükünü yaşayanların sırtına bindirmiştir. Onların isteklerine, yarım bıraktıklarına adanmış bir hayat kalacaktır elinde. Fiziki temas bitse de ruhsal temas, onlar aracılığıyla sürecektir. Nasıl hisseder, nasıl bakacaklardı bir duruma; bunu kendi içinde sürdürecek, kırılmalar biriktirecek ama bunu anlatırken ki üslubu, o duyguyu kendinin kılacaktı. Onlara karışmış, bütünleşmişti o ki, aşıp geçecekti. Gerisi zamanın işiydi. Zamanın kendi örgüleri, dişlileri arasında alınan mesafe ile ilgili; İthake yolu gibi, bitmesini istemeyeceği bir yol. Kürdistan. Aşıp gitmekle kapılıp gitmek arasında bir yer. Geride bırakmakla ilerde kavuşmak arasında bir yer. İnsanın yüreğinde bir kabarma olan hayat, nasıl ki dağların yamaçları, tümsekleri olursa öyledir. Hayatın kompleksli yapısı, toplumun bedensel iniş çıkışları bireyin bedeninde cereyan etmez miydi? Etkiler, etkisinde kalırdı olayların.
***
Evleri düş. Bahçesi huzur. Ağıtların sesi kulaktan kulağa yayılır. Annesi kilim dokur ayva ağacının altında. Duyguların dip akıntısı ince bir dal gibi akar evin önünden. Rüzgârın o serin uğultusu kendini sakladığı boşluğa adar; bir zamanı tutuyor, bir sırrını saklıyor orda. Bir kumul vaha orası. Doğru rüzgârı orda kollarını açmış, unutulmayı bekliyor. İlk sevilmenin o sıcak anı yok artık. Bir baştan bir başa dolanıyor dağı. Hazzın İsrafil borusu o hata, kulaklarına doluyor. Sonradan hayatına hükmeden o hata ölümünü görecek kadar çok kötülük etmedi mi? Sevinçleri doğurduğu gibi acıları da doğuran Dağ, dizlerinin önündeki huzur bahçesi; nice gök nice kumul vaha sonra.“Nasıl şekil vereyim sana şimdi? Ey bu dostu ondan o mu ayırdı? Nasıl adlandırayım seni şimdi, ey dostum?”[5]
O değildi özlemini çektiğin. Düpedüz yanlış anlaşıldın.  İçinde biriken o yeraltı duygularının dip akıntısını başka omuzlara armağan ettin. Bir çıkmaza saldın kendini. Ne hayatın ne kalbin ifadesini bulamadı. İçinden çıkamadın. Durup parçaladın kendini. Sevgin, yerini bulamayan ellerde hakkedilmeyen işkencelere döndü. Anılar mı büyüttü, acılar mı, sen söyle:
 
“Meşe kokusunun dağları saran o renk cümbüşü içindeyim. Çiçeklerin küçük gövdeleri üzerinde uçuşan kelebeklerin, dağ keçilerinin keskin kayalıklardaki dansını nasıl unutabilirim? İnsanın bir düşe ihtiyacı vardır. Yolun engebesinden, girinti çıkıntısı üzerinden güzele ulaşmanın bundan daha güzel bir biçimi var mıdır? Bizi uzak diyarlara, derin ırmaklara, başka dünyalara katmanın daha güzel bir biçimi?”[6]
 
Düş, senin huzur bahçen; düş peşine!

nisan'17
 
 
Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 13 
 

[1]Evleri dağın yamacıdır. Köyün mezarlığı evlerin yanı başındadır. Köyün altından eğri büğrü hatlar çizerek, Lar deresi geçmektedir. Bu dere yatağı Taxar ırmağı ile birleşerek Aliboğaz’a akar. Zaman zaman taşkınlaşarak koca ağaçları boynuna kement atar gibi yaslı bir hava ile devirdikten sonra kenara atıp, koca kayaları önüne katarak sürükler. Derler ki, bu taşkın anlarında mırıltılı hırıltılı uykusunu uyurken köy, bu dere bir kısrak gibi kişnemektedir. Köyün rüzgârı çiçekler içinde ılgınlaşarak dağın boynuna kokusunu bırakıp yamaçlarına yayılır. Yeşildir. Alanı genişliğe yayılan dört dağ arasındadır. Karşısında yaylasıyla verimli, yüksekliğiyle heybetli pilav dağı uzak menzillerle bakışmaktadır. Sağında, Munzurların silsilesi olarak süren yılan dağları vardır. Solunda Gabar dağı ormanı saklanmaya uygun, kaybolmaya bir yabancı kollamaktadır. Geyikler dağının, her dem uçurum kokan çiçekleri aşağı şelalenin kartalları kurtları uluyan derin suyuna bakar. Gabar’ın yamacında eski Ermeni evleri, saklanmaktadır. Otları oranın hayat kaynağı, leziz meyveleri dilin ufkuna kazınmıştır. Sular abdalı boynuna dolayarak şavkırdı bir zaman. Yolda uzun anlatılarla sınanmış derin meseller içinden sabaha çıkar çocuklar, ocakta ateşi sanki kış güneşi gibi ısıtır sohbeti. Mağaralarında gerillaların, kulakları kar sesi ile anlatılara dolmaktadır.
 

[2] Sürgün Mozaik: Süha Tuğtepe

[3] 3Pertek’te bir fistan bir koyun verirdi atalarım. 1938 önlerinde yağmalanmış, bağımlı kılınmıştır yurdum. Tıpkı baharatın, Ortadoğu’dan, Hindistan’dan Batı’ya doğru izlediği seyir gibi. Paha biçilmezdi baharat.
 
Orta Çağ’dan 17. Yüzyıla kadar Doğu’dan ithal edilen baharatlar, “dünya tarihinde önemli bir sayfa açar.” Altından, mücevherden daha kıymetlidir. Doğu rüzgârıdır artık o. En önemli ithal ürünüdür ve sadece üst tabakanın alma gücü vardır. Cennetten gelen bir esinti gibidir baharat kokusu. Doğu’dan gelir ve dolaysıyla cennetin de Doğu’da olduğu tasavvur edilir. Haçlı seferlerinin, dinsel yönünün yanı sıra, bunun ticaret yönünün de açığa çıkmasıdır. Baharatın yağmalanması ile birlikte giyim kuşam, halı, kanepe gibi şeylerle birlikte zenginlik Batı’ya taşınır. Batı’nın Doğu’ya bağımlı zamanlarıdır bunlar ama zamanla Kapitalist birikme rolleri tersine çevirir. Tıpkı, modern çağdaki petrol gibi. 15. Yüzyılda karabiber ticaretine hâkim olmak demek, Avrupalının zevkini ve bu zevke ayrılan parayı yönetmek demekti. İtalya baharat ticaretinin öncülüğü olur. Talep birikimi aşar, taşınan ürün talebi karşılayamaz hale gelir. Derken kriz çıkar. Gümrük fiyatları artar, vesaire. Yeni yollar bulunur ama: baharat artık deniz yoluyla taşınacaktır. Bunun imkânları aranır. Baharat ticareti için Hindistan’a giden bir deniz yolu aranırken, Kolomb ve benzeri keşifler yaşanır. Bir yan ürün olarak da Yeni Dünya keşfedilir. Orta Çağ bu keşiflere, bu yeni dünyalara dar gelir artık. Baharatla açılan kapılar çikolata, çay, kahve, tütün, esrar gibi yeni zevklerin keşfedilmesiyle birlikte kapanır ve baharat artık bollaştığı, kolay ulaşılır olduğu için de giderek sıradanlaşır. Yeni sömürge ürünler devralınmış, Orta Çağ kapanmıştır. ( Bkz: Macellan-Bir İnsan Bir Yaşam, S. Zweıg /Keyif Verici Maddelerin Tarihi, Wolfgang Schivelbusch )
 

[4]Eluard

[5]Adonis

[6] Erkan Bulut

Bunları da beğenebilirsin

Yorum Yok

Cevap Bırakın